“Bu kitapta İstanbullu Yahudilerin bugün hoş görülen bir azınlık ve Türk vatandaşları olarak yaşamla baş ederken karşılaştıkları gerilimler anlatılmıştır.’’ Kitabımızın konusunu en yalın haliyle yazarımızın bu ifadesi açıklıyor. Finaller, bütler, iç staj ve dış staj işleri derken akademik dili olan bu kitabın kafayı yormasını beklersin değil mi? Tam tersine, nasıl bittiğini anlamadım. Bilgi madeni olan bu kitabı okumak akademik okumaları sevdiğim için bana zor gelmedi belki de. Ama en büyük faydası, ülkemizin çok bilinmeyen bir yüzünü daha iyi tanımak oldu. Yahudi olmaları Türk vatandaşlarını yabancı mı yapar? Kendilerini ülkemizin vatandaşı olarak görürlerken neden korku ve gerilim içinde yaşamak zorunda kalıyorlar? Neden yüksek güvenlik önlemlerine ihtiyaç duyuyorlar, madem burası onların da ülkeleri? Neve Şalom Sinagogu’na yapılan saldırılar Yahudiler için dönüm noktası olmuş.

Kitap toplamda 6 bölümden oluşuyor. Önsöz, teşekkür, giriş bölümlerinde yazar kitabın genelini açıklamaya gayret etmiş. Giriş bölümünde yer alan şu konu başlığı benim için çarpıcı bir etki yarattı: “Hoşgörü ve Vatandaşlık: Yahudiler Türk mü Yabancı mı?’’. Ben de kendime sordum bu soruyu. Yahudiler Türk mü Yabancı mı? Şahsi düşüncem, kendilerini hangi kültüre ait olarak görürlerse görsünler saygı duymak. Maalesef bizim ülkemizde böyle düşünmeyen oldukça büyük bir kitle var.

Kitabımızın bölümlerini kısaca açıklayalım:

Birinci Bölüm: 500. Yıl Vakfı’nın halkla ilişkiler kampanyasının analizi aracılığıyla Osmanlı vatandaşlık ve aidiyet kavramlarından yola çıkarak Türkiye hakkında çizilen “hoşgörü ve sevgi’’ ülkesi olduğu yönündeki popüler tablonun oluşumunu sistematik olarak inceler.

İkinci Bölüm: Türk Yahudi adlarının günümüzde nasıl farklılık göstergesi olduğunu gösteriyor ve zaman içinde bu farklılıkların nasıl mitik anlamlar kazandıklarını inceliyor.

Üçüncü Bölüm: Kozmopolit bir kimlik iddiasında bulunmanın getirdiği tehlikeler ile bu iddianın sansürlenebileceği siyasal durumları ele alıyor.

Dördüncü Bölüm: 2002 seçimine ve Türkiye hahambaşısının görevine başlamasına odaklanarak bunun demokrasinin düşüncelerin tartışıldığı bir pratiğin ötesinde kamusal alanda kolektif farklılığı sergilemeye yönelik dolambaçlı bir hareket olarak da görüldüğü “mevcudiyet siyaseti’’nin yoğun olarak sergilendiği bir sahneye nasıl dönüştüğünün altını çizer.

Beşinci Bölüm: Kozmopolit ideolojiler ile bunların toplumsal ve ritüel alanlardaki performatif sergilenişleri hakkındaki kaygılar bir araya getiriliyor yazar tarafından.

Kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Yaygın hoşgörü değişmecesi ile sürekli ‘güvenlik’ kaygısı arasındaki gerilimle karşı karşıya kalan Türk Yahudiler, güvenlik önlemlerinin 1986’da İstanbul’un en büyük sinagogu olan Neve Şalom’a Filistin sempatizanları tarafından yapılan, yirmi bir kişinin katledildiği saldırıya tepki olarak başladığını söylerler. O zamandan beri zaman zaman gerçekleşen şiddet olayları ( özellikle 500. Yılın kutlandığı 1992 ve 2003’teki sinagog saldırıları) ve devam eden tehditler, Yahudilerin kendi söylemlerinde beş yüz yıldan fazla süredir vatanları kabul ettikleri o alanda kendilerini güvende hissetme haklarına meydan okumuştur.”

Neve Şalom, İbranicede Barış Vahası demekmiş. Bir gazeteci olarak kütüphanemde vazgeçilmez bir yere sahip olan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Yirmi Birinci Yüzyılda Türkiye’de Yahudiler

Marcy Brink-Danan

Çeviren: Barış Cezar

Koç Üniversitesi Yayınları