rüyayı içimde

işte,

o her yerlerimde tutuyorum”

Ya uyku olmasaydı? Ya bedeni ve zihni arındıran o masalsı âlem kapılarını size kapatsaydı?

Ya rüya olmasaydı? Ruhu ve kalbi hafifleten rüya size sırtını dönseydi?

Kimine döner. Kimi rüyalarını anımsayamaz. Asla. Uyanıkken gözlerini kapayanlardır bunlar; uykuya düştüklerinde kendi yüreklerine açarlar gözlerini. Ve karanlıktır gördükleri şey; karanlık rüyalar, suskun sıkıntılar, yıpratılmış kayıtsızlıklar. Rüyaları cezalandırır onları. Sabah, gözlerini yeniden kapamak için açtıklarındaysa yorgun ve unutuşla taçlanmış bir yaşama geri dönerler. Uykunu ve rüyanın büyülü cazibesi onlar için yalnızca kâbustur.

Peki, ya uyuyamayanlar? Ya da olmadık anda, yaşamla rüya arasında sıkışmış bir uykuya düşenler? Sarah gibi, Terry gibi yaşamları uykuyla kurdukları –yahut kuramadıkları– ilişki çerçevesinde şekillenenler? Jonathan Coe ödüllü romanı Uyku Evi’nde (Jonathan Coe, çeviren Gülden Şen, E Yayınları, 2009, İstanbul) uykunun peşine düşüyor. Coe’nun takip yöntemi sadık okuru için tanıdık: ironi, yanlış anlaşılmalar, müzik, sinema, tiyatro ve kitaplara göndermeler, yapaylıktan uzak kesişmeler ve kesişememelerle örülen karmaşık ama su gibi akan olay örgüsü… Romanın farklı köşelerinde konum alan, hareket halinde bir anlatım.

Uyku Evi iki düzlemde ilerliyor: 1983-84 arası ve 1996 yılı. Geçmişte öğrenci pansiyonu olan konak şimdi bir uyku bozuklukları kliniği. Geçmişin pençesinden kurtulan var mı? Eskinin pansiyonerleri şimdinin hastaları, doktorları. Ve Gregory… O sinsi zorba… Uykudaki gücü zapt etmeye çalışan bir erk avcısı; hem öğrenciliğinde hem klinik yönetiminde.

Özünde, ister erk olsun ister huzur, uyku denince herkes kendini bulma derdinde; kendini uykuda olsun anlama ve anlamlandırma, arındırma isteğinde. Ve uykuyla, rüyalarla –arınmış bir benlikle–  barışıp bir diğerine uzanmak; kardeş uykuların huzuruna ermek… Mümkün mü? Artık bundan sonrası romanda…

Ağırbaşlılık ve Zarafet… Evet, tabii, bu kumsalda okudukları kitaptı. Sevgi, kaybetmek ve birini kaybederlerse ne yapacakları hakkında konuşmuşlardı… narkoleptik gözlerin… ama bunu nasıl yazmış olabilirdi? Nereden bilebilirdi? O zamanlar hiç kimse… bir kayıtsızlıkbir kayıtsızlık karşısında… kafeyi demek istiyordu. Kafede Ronnie’nin onunla dalga geçtiği o günü… ölüm kadar sakin ve hareketsiz… yine kumsalda o dizeyi yüksek sesle okumuştu. Rosamond Lehmann’ındı… öyle derin bir hiçlik ki sonunda… hayaletleri boğar… en azından bir başka ömür gerek…

Uyku Evi

Jonathan Coe

Çeviren: Gülden Şen

E Yayınları