Eğer onur kazançlı olsaydı herkes onurlu olabilirdi.”

Dünyada kaygısız, huzurla, sevinçle yaşamaktan daha büyük zenginlik olabilir mi?

Öyle bir şeydir ki bu kibir, insanı kendi elindekiyle değil başkasının sefaletini görerek mutlu olmaya iter.”

                                                                       ***

Kahve köşeleri, sokak arası evlerin önü veya üniversite kürsüleri… Dedikodu ya da felsefi anlamda teori üretme, niyet ne olsa da ”nasıl yaşamalı” üzerine sohbet edilmeyen yer var mı? Ya da zaman?… 500 yıl önce More ve Erasmus da bunu konuştular: ideal insan, ideal toplum… Öyle ki hümanizmin yaratıcıları ve en önemli temsilcileri olan bu iki isim, günümüze dek toplumsal düzene dair onlarca önerinin ve -izm’in de esin kaynağı oldular.

Özgürlüğün tadına -dilinin ucuyla ya da ağız dolusu- bakmış günümüz insanı için karanlık ve kasvetten ibaret Ortaçağ Avrupası’nda, bugünün bile önünde denilebilecek düşünce dünyasıyla parlayan bir isim Thomas More.

Babası dönemin önemli bir yargıcıydı ama Thomas’ın çocukluğu eğitim amacıyla bir kardinalin evinde geçti. 14 yaşında Oxford’a girdi. Hukuk bitirdi ve üç yıl manastıra kapandı. Rahipken Avam Kamarası’na seçildi, manastırdan ayrıldı, evlendi. Fikirlerinin olgunlaşmasına Desiderius Erasmus’la olan gıpta edilecek dostluğunun katkısı büyüktü. Erasmus en bilinen kitabı Deliliğe Övgü’yü More’un evinde yazdı ve ona ithaf etti. More kariyerinde hep yükseldi: avukat, yargıç, hatta ülkenin en yüksek yargıcı olarak Lordlar Kamarası Başkanı, hazine veznedarı, şövalye, kralın özel danışmanı ve kralın en özel yazışmalarını takip eden sekreteri oldu. Hırslı olmamasına, ailesiyle zaman geçirmeyi tercih etmesine rağmen kral onu tarih, felsefe, siyaset konuşmak için yanından ayırmıyordu. Yetkileri üst düzeyde artırılmıştı ama bu onu yanlışı korkusuzca dile getirmekten, inanmadığını reddetmekten alıkoymadı. Mezhep değiştiren ve kendisini kilisenin üstünde gören krala bağlılık yemini etmemesi ve kraliçenin taç giyme törenine katılmaması nedeniyle giyotinle başı kesildi. More yaşamı boyunca idam cezasına karşı oldu, ama cellada başını gülerek uzattı. Ölümünden 400 yıl sonra Papa tarafından aziz ilan edildi. More’un yaşamı 6 Oscarlı, onlarca farklı ödüllü bir sinema filmine de konu oldu: Her Devrin Adamı (A Man for All Seasons – Fred Zinnemann – 1966).

More’un yaşadığı çağın önüne geçen eseridir Ütopya.

”Ütopya” sözcüğünü çok iyi Latince ve Yunanca bilen More türetti: ”olmayan yer” anlamında. Ama sözcük, kitabın adı olmaktan çıktı; hem bu tarz kitaplar için tür adı; hem de gündelik yaşamda ‘hayal edilen, ulaşılmak istenen’ anlamında kullanılır oldu.

Kitap iki bölümden oluşuyor; ilk bölüm giriş niteliğinde ve bir nevi dönemin eleştirisi. İkinci bölümde More, bir gezginin dilinden hayalindeki ülkeyi görmüş gibi anlatıyor, alternatif sistem sunuyor: Öyle bir ülke ki insanlar hep mutlu (Daha sık kullanılan temenni var mıdır? Sağlık, mutluluk, huzur… Nitekim Ütopya’da hastalıklar da az). Mutluluk ve haz ”yaşam felsefesi” başlığında formülüze ediliyor. Bencilliğin, hırsın, sınıf farkının, yozlaşmanın, gösterişin, aylaklığın, öldürmenin olmadığı bir toplumdan bahsediyoruz. Sınır büyütme dertleri yok. Sene 1500 ve kadın-erkek yönetimde beraberler. Aylaklık yasak ama altı saatten fazla çalışılmıyor. Kimsenin hiçbir şeyi yok ve herkesin her şeyi var, çünkü özel mülkiyet yok. Değerli (!) taşlar ve soy övünülecek şeyler değil. Ekonomiden savaş stratejilerine, kıyafetlerden sağlık sistemine hatta ötenazi kavramına, sokak genişliğinden seyahat kurallarına, hukuk ve cezalardan evlilik hazırlıklarına, din anlayışından yemek ve uyku düzenlerine kadar bir topluluk için gerekebilecek neredeyse tüm detayları kısacık kitaba sığdırmış More. Belirtmeden geçmek istemedim: tıbbı en faydalı ve en soylu bilim dallarından biri olarak nitelemiş.

Kitap 500 yıl önce yazıldı. More, bir distopya yazmak istese pekala günümüzü yazabilirdi: doğa katli, teknolojinin konuşmayı unutturması, her yer yiyecek (!) doluyken gerçek besini bulmak için mücadele verilmesi, en büyük yatırımların silahlanmaya yapılması vs…

Okurken evimi aldım, Ütopya’ya taşıdım. Çocuklarımla, iş yerimle, kimliğimle… Ütopya’da yaşamak ister miydim? Çoğu benim de arzulayacağım dünyayla örtüşse de (en başta hepsi öğrenme sevdalısı entelektüel insanlar) distopik gelen taraflar yok değildi (tek tip elbise gibi). Hoşuma gitmeyen çok az şeyi değiştirdim Ütopya’da, olmadı, her şey birbiriyle öyle ilintili ki ülke değişti. Örneğin; ben salaş bir elbise giymek istedim, karşı komşum eteğinin altına stiletto giydi, ben deri kayış bağladım bileğime, o ince bir altın zincir taktı. Farklı kıyafet para gereksinimi demekti. Bu minik değişim tüm sistem için kırılma noktası oldu. O zaman düzenin sınırları çok da keskin olmamalı mı? Aslında herkesin ütopyası birbirinden farklı değil mi? O zaman ortak ideal yaşamı nasıl bulacağız? Temel değerlerde birleşerek mi? Temel değerler ne? Kendi ütopyamız için ne yapıyoruz? Yazar kendi hayali ülkesini ve ideal sistemini sunarken bizi düşünmeye yönlendiriyor. Belki de kendi yaşamımızda minik bir taşı oynatmamıza katkıda bulunuyor. Ve sadece 120 sayfa.

Utopia

Thomas Moore

Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mina Urgan

İş Bankası Kültür Yayınları