Bol yağmurlu, kısa bir yaz mevsimini sonlandırırken,  bu hazin vedayı kolaylaştıracak yapımlardan
bahsedeceğim. Film sitelerinde zaman zaman ‘’beyin yakan filmler’’ olarak da
tabir edilen, klişelere teslim olmamış, enteresan içerikler barındıran; fakat
yönetmenlik/oyunculuk çıtasında iyi yerlerde olan filmler konumuz. Eğer
dizilerin sarmalından kurtulup, değişik bir şeyler seyretmek istiyorsanız bu
öneriler sizi mutlu edebilir.

Kelebekler (2018/
IMDB 7,6/10)

Mesela, ‘’Uzay Bilimleri ve Astronomi’’ gibi havalı bir
bölümden mezun olduğu halde yaşamı boyunca bir kez dahi uzaya çıkmamış
insanların dramını en son ne zaman düşündünüz? Artık düşüneceksiniz.
Birbirinden kopuk üç kardeşin otuz yıl sonra, babalarının çağrısıyla
memleketlerine, Hasanlar Köyü’ne dönmelerini konu alan film baştan sona
başarılı oyunculuklar ve çizgi dışı bir seyir vadediyor. Cemal, Kaan ve
Suzan’ın yılların ardından geçmişleriyle, birbirleriyle ve tabii ki
kendileriyle yüzleşmeleri şiirsel; aynı zamanda esprili bir tarzda
anlatılmış.  Sundance Film Festivalinde
‘’En İyi Film’’ seçilerek saygınlığını katlayan yapım, Yönetmen Tolga
Karaçelik’in ‘’büyülü gerçekçillik’’ perspektifiyle keyifli bir seyir deneyimi
sunuyor. ‘’Büyülü Gerçekçilik’’, sanatın her dalında rastlanan, normal ya da
gerçekçi sanat akımlarında olmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri
içeriyor. Zaten yaşamımızda birçok şeyin gittikçe daha gerçek dışı geldiğinden
olsa gerek artık gerçek ile gerçek dışını ayırmak gittikçe zorlaşmıyor mu?

Filmin belirleyici özelliklerinden bir tanesi de klişelerden
arınmış, seyirciyi ters köşeye yatıran sahneleri. Mesela; kahramanlarımızın Hasanlar
Köyüne ilk geldikleri sahnede;  köy
meydanı Nuri Bilge Ceylan filmlerine gönderme yaparcasına sessizliğe
bürünmüşken, patlayan tavukların ortaya çıkması bir anda ortamı sabote
ediveriyor. Meyhane sahnesinde erkeklerin kavga etmesi klişesine tezat;
Suzan’ın rakı içtikten sonra arızaya bağlayıp meyhanedeki tekinsiz adamlara
sataştığı sahne de şaşırtıcı olmanın ötesinde feminist vurgulara sahip. Zaten köyle
ilgili önemli kararların alınacağı kahvehane sahnesinde, köyün ileri
gelenlerine-alışılagelenin aksine- kadınların da dâhil edilmiş olması filmin eşitlikçi
ve ayrıksı bakış açısını vurguluyor. Yönetmen Karaçelik, annelerinin
intiharının ardından dağılarak, bambaşka yollara savrulan kardeşlerin aile ve
aidiyet özlemlerini, geçmişe dair algılarını, çatışmalarını şiirsel olduğu kadar
gerçekçi ve esprili bir şekilde yansıtmayı başarmış.

Ahmet Kenan Bilgiç bestelerini içeren, etnik melodilerin yer
aldığı, akustik gitar ağırlıklı, seksenli yılların pop tarzına yakın parçalar
filme değer katıyor. Yaz sonu güneşinin sararttığı kır ve köy manzaralarının
olduğu sahnelere eşlik eden müzikler, konudan, kurgudan hatta nefis
oyunculuklardan da öte, ayrıksı bir güzelliğe sahip. Yazımdan da anlaşılacağı
gibi çok beğenerek seyrettiğim filmi her türün meraklılarına öneriyorum. Son
sahnedeki tebessümünüz de filmin ekstrası olsun.

Çifte Hayatlar – Doubles Vies (2018/ IMDB 6,7/10)

Eğer filmin başındaki; eserinin yayımlanmasını bekleyen
yazar ile yayımcısı arasındaki uzun ve sıkıntılı diyaloğa tahammül
edebilirseniz, devamında sizi edebiyat, günümüz yayıncılığı, medya ve
dijitalleşme gibi güncel konularda ilginç ve entelektüel diyalogların olduğu
tatmin edici bir film bekliyor.  Her ne
kadar odağına yazar ve yayıncının eşlerinin de dâhil olduğu karmaşık bir
ilişkiler yumağını alsa da film, bu ilişkilerin ötesinde insan doğasına ve
insan teknoloji ilişkisine dair farklı bir yapım.

Leonard Spiegel (Vincent Macaigne), uzun süredir
yazdıklarında dikiş tutturamamış bir yazardır. Günlerini yazmak dışında,
tembellik etmek ve bolca kahve içmekle geçiren Leonard’ın büyük çabalarla
yazdığı son eseri de yayıncısı Alain (Guillaume Canet) tarafından yayınlanmaya
değer görülmemiştir.  Evin geçimini
sağlayan işkolik karısı Valerie tarafından saygı ve itibar görmeyen, eserleri
yayınlanmadığı için unutulmaya yüz tutan Leonard bunalımın eşiğindedir. Diğer
yandan yazdığı kitaplarda,  aşk yaşadığı  kadınlarla olan mahrem maceralarından
bahsetmesi edebiyat çevrelerinde ‘’etik’’ tartışması başlatmıştır. Ayrıca
yayıncısı Alain ‘in çekici aktrist eşi Selena (Juliette Binoche)  ile de ilişkisi vardır. Bu arada Alain de
Yayınevinin dijitalleşmesi için danışmanlık aldığı modern dünya insanı, genç ve
güzel Laure ile yakınlaşır. Selena’nın, kocasına Leonard’ın kitabını
yayınlaması için baskı yapmaya başlamasıyla işler iyice sarpasaracak; olaylar sıra
dışı kahramanlarımızı beklediklerinden farklı yönlere sürükleyecektir.

Bol ödüllü Yönetmen Oliveier Assayas’ın yönettiği bu son
derece ‘’Fransız’’ film, insan ilişkilerinde kayıtsızlık, iletişim, aşk, aile
aldatma gibi pek çoğumuzun hayatındaki konuları irdeleyerek, farklı bir sinema
deneyimi sunuyor. Özellikle dijitalleşmenin edebiyatı dönüştürmesiyle ilgili
diyalogları ve ‘’ Her şeyin aynı kalması için tek çare değişmek ’’ repliği en
çok aklımda kalanlardan. Fransız filmlerini sevenlerin ve edebiyat
takipçilerinin keyifle izleyeceği, sıra dışı bir yapım.

Ben Kaybolmadan Önce – Before I Disappear (2014/ IMDB 7,2/)

Kısa film Oscar’lı yönetmen Shawn Christensen’in –Oscar
aldığı eserin uzun versiyonu olarak- senaryosunu yazdığı, yönettiği ve
başrolünde oynadığı yapımda,  Christensen
her üç alanda da şaşırtıcı biçimde göz dolduruyor. Hayatını şehrin arka
mahallelerindeki eğlence mekânları temizlemekle kazanan Richie,  çalıştığı mekânda bulduğu genç kız cesedini
patronunun ortadan kaldırmasıyla iyice bunalıma sürüklenmiştir. Hiçbir iişte
dikiş tutturamayan Richie, tam da her şeyden vazgeçerek hayatına son vermeye
karar verdiği anda, uzun süredir görüşmediği kız kardeşi Maggie’den bir telefon
gelir. Maggie, Richie’den ergenlik çağındaki kızına bir süreliğine göz kulak
olmasını istemektedir. Yeğen Sofia da en az kız kardeşi kadar zorlu biridir ve Sofia
ile Richie’nin ilişkileri derinleştikçe daha karmaşık bir hal alacaktır.

Hayatın doğal akışındaki karmaşalar ve mantıksızlıkla dalga
geçerek, kendi kendimizi eğlendirmemize vesile olan ‘’kara mizah’’ ve ‘’ironi’’
den bolca nasibini alan yapım, ağır temposuna rağmen, baştan sona sıkılmadan
izlenecek bir akıcılığa sahip.  ‘’Bu
kadar da olmaz’’ derecesinde absürtlüğün ve trajikomik olayların iç içe geçtiği
film ‘’uçuk kaçık filmler’’ seçkimize girmeyi fazlasıyla hak ediyor.  Bir gecede geçenleri konu alan ve baştan sona
karanlık mekânlarda çekilen filmi tamamlayan rock parçaları pek popüler
olmasalar da, sonrasında araştırıp tekrar dinlemek istenecek kadar kaliteli. Çizgi
dışı ve ezber bozan duruşuna rağmen ‘’hayatta ailemiz dışında her şeyin boş
olduğu’’ vurgusuyla film, vazgeçemediklerimizle daha sıkı bağlarla bağlanmamıza
vesile olabilir belki de. İyi seyirler.