Dilini bilmediğiniz bir ülkede rehbersiz yolculuk etmek gibi bazı kitapları okumak, karşınızdaki size bir şeyler anlatmak ister ama kelimeler kifayetsiz kalır. Bazen tek kelime anlamadan gülümsersiniz ya da huzursuz olursunuz gördüğünüz tepkiden ve anlamazsınız nedenini. Zaman geçtikçe alfabe kavranmaya, kelimeler çözülmeye, deneyimler anlaşılmaya başlar ama bu zaman alır. Belki aynı caddeden defalarca geçmek, aynı insanla saatler geçirmek gerekiyor.

Sırf farklı kültür olması gerekmez; acaba bir insanın bir diğerinin anlattıklarını % 100 anlaması mümkün mü?  Acaba sadece birbirimizi anladığımızı mı sanıyoruz?

Stefano D’Anna okumak bende benzeri bir etki uyandırdı. Her ne kadar kitapları dilimize çevrilmiş olsa da satırlar arasında gezerken asla onu tam manası ile anlayabildiğimi düşünmedim. Elime kitabını aldığım bazı anlarda kendimi alfabesini dahi bilmediğim bir ülkede gezerken hissettim. Önümde ilgimi fazlasıyla çeken keşfedilmeyi bekleyen satırlar. Ama bir o kadar da alışılmadık. Defalarca okuduğum cümleler oldu, öyle ki çevirmen bazı satırları dilimize çevirdikten sonra İngilizcesini de korumuş. Dolayısıyla bildiğim iki dili içinde barındıran bir kitaptı. Ama kelimeleri okuyabilmek kadar basit olmamıştı hiçbir zaman kitap okumak.

Öte yandan kaleme aldığı dünyadakiyle gerçek yaşamındaki duruşu aynı mıydı ya da uyumlu olmalı mıydı acaba yazar, yoksa bu sadece önemsiz bir detay mı olurdu?

Stefano D’Anna yüz yüze dinleyebilme ve konuşabilme imkânımın olduğu iki sefer de bende yarattığı duruşu korudu. Ayrıca diğer birkaç kitap imzalatma deneyimimden farklı bir ilk olarak “Derya’ya sevgilerle” dışında bir şeyler yazılarak yazarı tarafından imzalanmış tek kitabım Stefano D’Anna’nınki oldu. Bunun bile önemli bir nokta olduğunu fark etmeme yol açtı.

Böylece kitabı elime her aldığımda yazarının notuyla karşılaşıyorum.

?Hayal et, asla hayal etmeyi bırakma. Gerçeklik hayallerini takip edecek.”