Gazetelerin kitap eklerinde, bazı yazarların köşelerinde ya da sosyal medya mecralarında Tuna Kiremitçi’nin iddialı romanı “Sonun Geldi Sevgilim”in kapağına, tanıtım yazısına veya kitaptan kısa bölümlere  rastlamış olmalısınız. O halde lafı dolandırmadan söyleyeyim: Kitabın özetine bakarak içeriği ile ilgili bıyık altından gülümsemelerden de haberdarsınız, öyle değil mi? En başından açıksözlülük hususunda anlaştığımıza göre devam edebilirim. En sevdiğim yazarlardan birisinin  gündemde bu denli ışıldayan romanı çıkar çıkmaz soluğu kitapçıda alıp kitabı bir çırpıda okuyanlardanım.  Hali hazırda “su gibi akan, ateş gibi yakan” bu roman üzerine üç beş kelam edecek kıvamdayım.

Romanda geçen olayları Devrim’in ağzından dinliyor, içinde yer alan karakterleri yine onun gözünden izliyoruz. Eserin bütününe oldukça maskülen bir dil hâkim; argosu, sokak deyişleri, güncel espriler veya gündelik yaşantımıza sızan pek çok söylem romanın her köşesinde göze çarpıyor. Yakın dönem siyasi ve sosyal gündemimizden parçalar kitabın satır aralarına serpiştirilmiş. Karakterlerin kurgulanışı ise Kiremitçi’nin diğer romanlarında olduğu gibi çok başarılı. Üstelik bu karakterlerin her biri konuşması gerektiği biçimde; yani kişilik ve yaşam tarzı arka planlarına uygun olarak konuşturuluyor. Bu yüzden de diyaloglar hem son derece akıcı hem de sahici. Yazar sadece aşk değil, aynı zamanda arkadaşlık, ebeveyn veya evlat olma gibi ilişki biçimlerine dair de müthiş çıkarımlar yapıyor. İmge yaratımında da gene kalemini şahlandırarak yaptığı benzetmeler ve olayları anlatırken zihinlere çizdiği şekillerle okuyucuyu mest ediyor!

Tuna Kiremitçi’nin  romanını neden “su gibi akan, ateş gibi yakan” biçiminde tanımladığı da kitap gürül gürül akarken yanıtlanıyor. Olay örgüsünde öyle düğümler, hazin enstantaneler ve can yakan öykücükler var ki bazen satırlar alev alıyor. Sonra bir bakıyorsunuz yazar çıkış yolları inşa ederek yüreğinizin üzerine su damlacıkları da serpmiş. Mesela ana karakter Devrim’in biten evliliğinin yıkıcı etkilerinden ötürü uçurumun kıyısına dek sürüklenişine tanıklık ediyoruz. Ümitlerin tükendiği o hiç beklenmedik anda karşısına çıkan aşkla da Devrim’in bu kez evriminin izleyicisi konumuna geliyor, anbean iyileştiğini gözlemliyoruz.

Kitap boyunca tasarımcı Devrim’in bu kadar net ifadeler ve nokta atışı tespitlerle kendini anlatabilmesine hayranlık duymamak elde değil. Romanın sonlarına doğru ilerlerken karşımıza çıkan italik yazılı bölümlerde de bu kendini ifade etme yetisinin kaynağına ulaşıyoruz. Orijinalinin çivit mavili mürekkebe boyalı olduğunun söylendiği, yana yatık yazı karakteriyle oluşturulan bölümlerde yer alan Devrim’in babasının cümlelerini okuyunca Devrim’in kaleminin bu denli güçlü olmasının ipucunu bu genetik yatkınlıkta buluyoruz.

Yukarıda sözünü ettiğim açıksözlülük meselesine yeniden dönelim. Basından okuduklarımızın etkisinden midir, yoksa toplum olarak insanların özel hayatlarına burnumuzu uzatma merakımızdan ötürü müdür bilinmez, okurken ister istemez gözlerinizi kapatıp bazı isimlerin yerlerini değiştirmeye çabalıyorsunuz. Sonuç mu? “Acaba?” diye kurmaya başladığınız soru tümcelerine yanıt olarak “Yok canım”ları yapıştırıyorsunuz her seferinde.

Sadede gelirsek; yazın sonu gelmeden tatilde, plajda, iş çıkışında bir kafede, evin televizyon sesli ortamında, kütüphanenin huzurlu sessizliğinde  ya da eve dönüşte vapurda  “Sonun Geldi Sevgilim”i yanınızda bulundurmanızı öneririm. Fazlasıyla merak ettiğinizden eminim! Üstelik Tuna Kiremitçi ile de aynı fikirdeyim; “@140darbe: Başkalarının hayatını o kadar merak ediyorsanız, roman okuyunuz. “

Sonun Geldi Sevgilim

Tuna Kiremitçi

April Yayıncılık