Varlığının orta yerinde dişiliğin o derin yarasına benzeyen bir şey

vardır ve dünyanın acıları burdan içine dolmaktadır.

                                                                                                                                  Ariel Dorfwan

Bilge bir fahişenin ölüme giden manifestosu. [1]

”Tüm kadınlar, şöyle veya böyle fahişedir. Benim kafam çalışıyordu. Köleliğe boyun eğmiş evli bir fahişe olacağıma, özgür bir fahişe olmayı yeğlemiştim.” [2]

Mısırlı kadın hakları savunucusu, psikiyatr Neval El Saadavi, tutukluluğun kişilik yapısı üzerindeki etkisini araştırmak üzere, birkaç yıl sonra aynı yerde hapsedileceğini bilmeden, Kanatir Hapishanesine gider. Hapishanede diğer mahkûmlardan farklı bir kadın vardır. Bu kadın ne ziyaretçi kabul eder ne de herhangi biriyle görüşmeyi. Genellikle yemeğine pek dokunmaz, tan ağarıncaya kadar uyanık oturur, boş duvarları seyreder. Kadın, Saadavi’nin dikkatini çeker. Varlığı, onu heyecanlandırır. Hakkındaki her şeyi öğrenmek için sabırsızdır; fakat yoğun isteğine rağmen görüşmeyi bir türlü kabul etmez. Artık ümidi tükenmişken, gardiyanın; aralıksız, nefes nefese konuşmasını işitir: ”Doktor hanım, doktor hanım. Firdevs. Firdevs sizi görmek istiyor.” Heyecanlanır. Hemen hücreye gitmek ister. İdam mahkûmu bu kadın onda farklı bir his uyandırmıştır. Daha önce tatmadığı bir duygu. Hücreye vardığında Firdevs’in soğuk, keskin sesiyle irkilir. ”Pencereyi kapatın, yere oturun.” Çıplak yere oturur. Üşümez. Firdevs’in konuşmasını bekler. Derken ince dudakları aralanır. ”Bırakın konuşayım. Lafımı kesmeyin. Sizi dinlemeye vaktim bile kalmadı. Bu akşam 6’da beni götürecekler. Yarın artık burada olmayacağım, ne de insanın bildiği başka bir yerde olacağım. Bilinmezliğe doğru yapacağım bu yolculuk beni gururlandırıyor.” [3] İşte böyle başlar manifestosuna Bilge Fahişe. Tamamıyla gerçeğin ölümcül yaşanmışlığına dayanan manifestoyu Saadavi kâğıda aktarıyor;

Firdevs, köyde fakir bir hanede doğar. Birçokları gibi onun da kardeşleri vardır; fakat kendi ifadesiyle baharda çoğalıp, kışın tüyleri dökülüp donan civciv gibidirler, yazın ishal olup gözünün önünde erirler, bir köşede ölürler. Tek kalır Firdevs. Babası okuma yazma bilmez. Şöyle anlatır onu: ”Fakir bir köylü olan babam okuma yazma bilmezdi, çok az şey bilirdi o… Tahılın nasıl ekildiğini, rakiplerinin zehirlediği ineğini ölmeden nasıl satabileceğini, bakire kızını yaşı geçmeden bir drahoma karşılığında nasıl değiş tokuş edeceğini, olgunlaşan ürünü komşusundan evvel tarladan aşırıp satmayı bilirdi. Ustabaşının önünde el pençe divan durmayı, karısını her akşam dövüp ayaklarının altında süründürmeyi bilirdi.” [4] -Babası Firdevs’i dövmeyi de bilir idi. İlk işi bacaklarının arasından küçük bir et parçası almak olmuştu.- Çocukluğu yoksulluk içinde geçer. Annesinin babasına olan itaatini izler. Kadının erkeğe olan bağımlılığını iliklerine çeker. Bacaklarının arasına ilk uzanan el amcasının eli olur. Çalıntı bir mala uzanır gibi. Okşar onu.

Babası öldüğünde amcası onu ilkokula gönderir, annesi öldüğünde de Kahire’ye götürür. Kahire onun için büyülü bir dünyadır. İlk defa amcasının evinde aynada aksini izler. Kendisine bakan küçük kız çocuğundan korkar. Derken liseye başlar, yatılı okulda. Kendini hükümete karşı bir gösteride devrimci sloganlar atarken bulur. Kadınların iktidarda görev alamadıklarını bildiği halde hep büyük bir önder olduğunu, devlet başkanı olduğunu hayal eder. Ve bir gün okulun kütüphanesini keşfeder. Kırık bir sandalye üstünde, cılız lamba eşliğinde okumaya başlar. Krallar, hükümdarlar, devrimciler ve aşk üzerine okur. Kitaplarda ahlaksızlığı, savaşı, suikastları, tecavüzü keşfeder.

Geceler kopkoyu ve sessizdir. Derken okulu takdirle, ülke yedincisi olarak bitirir. Amcası mükâfat olarak onu henüz yeni emekli olmuş (!) Şeyh Mahmud’la evlendirir. Yüzündeki urdan kötü kokular eşliğinde irinler damlayan bu adamla; itaati, dövülmeyi, sövülmeyi öğrenir. Ağzından, burnundan kanlar gelene kadar dayak yediği bir gün evden kaçar. Şişmiş gözlerle, suratı yara bere içinde, Mahmud’un kollarından sıyrılıp sokağın acımasız kollarına atar kendini. Hayatta kalmalıdır. Karnını doyurmalıdır, herkes gibi. Nefes almalıdır. Şerife Salih El Dine’den vücudunu pazarlamayı öğrenir. Gece gündüz çarmıha gerilmiş gibi yatakta yatıp vücudunu müşterilerinin pozisyonuna göre şekillendirir. Ta ki bir müşterisi kulağına fısıldayana dek. ”Senin saygıdeğer bir yaşantın yok. Hiç saygı uyandırmıyorsun.” O anda yaşamı pahasına da olsa onurlu bir kadın gibi yaşamaya karar verir.

Bir endüstri firmasında iş bulur. Onuruyla çalıştığı üç yıldan sonra (!) buradaki düzende fahişelikten daha onursuz yaşadığını fark eder. Fahişelik yaparken özgürlüğü kıyısından da olsa yakalıyordur en azından. Diğer kadınlardan daha iyi şartlarda yaşama özgürlüğünü elde ettiğini anımsar. Tekrar sokaklara düşer. Özgür olduğu yere. Daha özgür olduğu yerlere. Derken onu sömüren, sömürdükçe büyüyen, büyüdükçe daha fazlasını isteyen Fahişe Korucusu (!) peyda olur. Artık eskisi kadar bile özgür değildir. Gece gündüz çalışıp etini satan, asalak bir erkeğe para yetiştirmeye çalışan bir makineye dönüşmeye razı değildir. Onu öldürür! Bıçağın hiç zorlanmadan ete girip çıkmasına şaşırır. Bileklerine kelepçe takarlar.

“… Hapse attılar beni. Penceresi, kapısı sıkı sıkıya kapalı bir hücreye koydular. Diğerleriyle nasıl bir araya koyarlardı beni? Yüzünden maskesini çıkarıp, iğrenç gerçeği açıklayabilen tek kadın bendim burada. Beni bir adamı öldürdüm diye idam cezasına çarptırmadılar -her gün binlercesi öldürülüyor-, aksine benim yaşamamdan korktular, o yüzden ölüme mahkûm ettiler beni. (…) Onlar için yaşam daha çok suç, daha çok hırsızlık ve alabildiğine sömürü demek. Ben yaşam ve ölümden öte bir zafer kazandım. Daha fazla yaşamak istemiyorum, ölümden de korkmuyorum. Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey ümit etmiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. İşte, bu yüzden özgürüm ben! (…)” [5]

Sıfır Noktasındaki Kadın

Neval El Saadavi

Çeviren: Güzide Erbaydar

Alan Yayıncılık                                                                                                                                   


[1] Yazarın Notu.

[2] Sayfa 106.

[3] Sayfa 19.

[4] Sayfa 20.

[5] Sayfa 117.