Her yere yazdım, buraya da yazıyorum: Almanya’dan abim gelecekmiş gibi bekledim. Kana kana, sindire sindire, demleye demlene okudum. İçimden ve dışımdan. İnsan bekler gibi kitap mı beklenirmiş? Bekleniyor vallahi. Kitap, beraberinde içine dalınacak bin bir dünya getirdiğinden herhalde, bilemedim. Ya da kendi sıkıcı dünyamızdan çekip koparacağına o kadar güveniyoruz ki… Herkes kendi sebebini –bahanesini- bulsun, kendine sunsun efenim…

Büyük büyük laflar etmek istemiyorum. Kendimce bir şeyler okurum. Kimi yazarı, tarzı, zamana ait kitapları daha çok severim. Yazar olarak sevilenlerin başında geliyor Barış Bıçakçı. Yazısındaki mütevazılığın normal hayatıyla da birleştiğini görünce daha da etkileniyorum belki de. Herhangi bir otobüste yan yana oturmuş ya da aynı mekânlarda çay, çorba içmiş olabiliriz. Euridice’nin Elleri oyununa gitmiş ama karanlıkta birbirimizi görmemiş olabiliriz. Oi Va Voi konserinde çarpışmış olabiliriz. Yazdığı yerlere en azından bir kere gitmiştir diye düşünerek, tesadüflerin sihrine inanmak istiyorum. Belki benim kâğıt param filan… Bu kadar romantizm kırıntısından sonra kitaba gelecek olursak…

Seyrek Yağmur, “artık dayanamıyorum!”un kitabı gibi geldi bana. Yani Türkiye, evlatlarına kendisinden başka şeylerle meşgul olma imkânı tanısa belki de böyle bir kitap çıkmayacaktı ortaya. Devletin vatandaşına uyguladığı şiddet, 12 yaşında bir çocuğun öldürülmesinden duyduğu öfke, Osmanlıca öğretilmesi yönündeki diretilmelere bakış açısı… Herkesin tepki verme, hayır deme şekli, kanın beynine sıçrama hızı farklıdır. Bıçakçı’nın da fırlamış da sanki bu kadar göndermelerle dolu bir kitap yazmış. Ülkede bunların sonu olmadığı gibi kitapta da bunun bir sonu yok. Şu an hala Rıfat’ın halleri, düşünceleri, günlük hayatı, gerçek mi hayal mi olduğunu bilemediğimiz olaylar silsilesi yazılıyor olabilir. Bu nedenle beklenenden farklı bir kitapla karşı karşıya kaldık. İtiraf edelim. Bunun yanında bu kadar kopuk, birbirinden bağımsız, belki akışına bırakılmış demek daha doğru olur, bölümlerden oluşan rahatlıkta bir roman da benim beklentilerim arasında değildi aslına bakarsanız. Fakat şaşırtıcı olması kötü olduğu anlamına mı gelir? Haşa! Taparak okudum, yine okurum.

Bunun yanında öncekilerle benzer yanı altını çize çize bitiremediğimiz onca cümle… “Ben de biliyorum bu kelimeleri, ben de böyle cümle kurabilirdim. Hayır, nasıl yapıyor anlamıyorum ki!” kafasını yaşatan epey veciz söz vardı.

“İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.”

“Ben hatırlamadıklarımı daha derinden hissediyorum.”

“…Tanrı da insanlığın yeryüzünden silinmesini bekleyemediği için kendi kendisini yok etmekle meşgul.”

“…Bir ilişkiye girerken insanın ille de bir vaatte bulunması gerekiyorsa bu, çelişkisiz olacağım değil, kendim gibi olacağım vaadi olmalı.”

“Geçmiş bir insanı kuran değil, yıkan şeydir.” birkaçı…

Tanrı, zaman, aşk, çocukluk, büyümek, kadın, erkek, ölüm, ölümsüzlük, hayat, kapitalizm, pozitivizm, yarım kalmışlık, yaşanmamışlık hepsi gerçekle düşün tek bir potada erimesiyle Rıfat’la vücut buluyor.

Okuma, dinleme, izleme listesine eklenenler de cabası:

J.M. Coetzee “Taşra Hayatından Manzaralar”, Reha Erdem, İkinci Yeni, Castro, Nick Cave, Yanis Ritsos “Dikkatli Ariostos”, Roy Andersson, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Ahmet Hampi Tanpınar, Charlie Chaplin, Malcolm Lowry “Yanardağ Altında”, Oktay Rıfat, Albert Camus, Jolio Cortâzar “Lucas Diye Biri”, Fahrenheit 451, Sait Faik, Robert Bresson, Volta, İlhan Berk, Oi Va Voi,Bilge Karasu, Nazım Hikmet…

Kendinden başka bir şey düşündürtmeyen ülkeye inat hepsini bilerek, hatırlayarak, öğrenerek pişeceğiz. Mürekkebin bitmesin Bıçakçı!

Seyrek Yağmur

Barış Bıçakçı

İletişim Yayınları