karınca anneme

Ölümü ilk ne zaman hissederiz? Benliğimizin bir yanı ilk ne zaman ölür? Ve o yanın, ölüm acısını tattığımız o yanın, aslında biz ölene dek yaşayacağını ve sızlayacağını ne zaman anlarız?

“Sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen derin bir pişmanlıkla öderiz” diyor Simone de Beauvoir, Sessiz Bir Ölüm’de (Çeviren Bilge Karasu, İmge Kitabevi, 4. Basım, 2009, İstanbul).

Ölüm, ilk kez “annenin” ölümüyle gerçeğe bürünür. İçinizin temel unsurudur giden; kalacağını, hep kalacağını bildiğiniz bir acıdır gidenin yerine gelen. Artık herkes ölümlüdür, artık –annesiz– insan tam anlamıyla yalnızdır. Polis sirenleri daha korkutucudur, ambulanslar hep adresinize gelmektedir, ölüm hep sırıtan bir olasılıktır. Artık çaresizsinizdir.

Beauvoir okuyanlar bilir; serin bir mantığı vardır yazarın. Kendi yüreğini deşerken, ince işlenmiş satırlarıyla yaşamını, yürek kırıklıklarını, aşklarını anlatırken bile serindir sesi. Serin ve içten bir acıyı; mantıklı bir duygusallığı yaşayabilen -ve yazabilen- seyrek insanlardandır (burada, izinizle, dostum Selin D.’ye bir selam).

Annesinin ölümünü de bu serinlikle döker satırlara Beauvoir, annesinin ölümüyle delirişini de. Yaşamı boyunca bir sınır olmuştur annesiyle arasında, annesi “ürker” Beauvoir’dan. Ölümle aşılır bu sınır; yazar yaşam boyu süren sevgiyi ancak ölümle akıtır satırlara. Serin ama kendi derinliğinden ve kederinden emin…

“Ölümü dirimle bir araya getirmeye, ussal olmayan bir şey karşısında usçulca davranmaya yeltenmek boş şey: Varsın, herkes duygularının karışıklığı içinde bildiği gibi sıyrılsın işin içinden.”

Yalnızca okunası değil, solunası bir kitaptır; çünkü annelerimiz, yaşamımızda da ölümüzde de en yankılı derinliğimizdir.

Sessiz Bir Ölüm

Simone de Beauvoir

Çeviren: Bilge Karasu

İmge Kitabevi