Serenad… Bir solukta okuyup bitirdiğim kitaplardan. Tarihle kurgu iç içe. Bir yandan kendinizi büyük aşk hikâyesine kaptırmışken diğer yandan tarihe doğru yolculuğa çıkıyorsunuz…

“Her şey 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran’ın (36) ABD’den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner’i (87) karşılamasıyla başlar. 1930’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile’ye götürür. Böylece kartları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin bir takım sırları da öğrenir…”

Kitapta en çok etkilendiğim bölüm ise Struma gemisinin patladığı andı. Maximilian Nadia’ya kavuşamadan Struma gemisi patlayarak batıyor. O olayın anlatıldığı bölümden bir kesit: “Balıkçı motoruna bindiler. Şoför kıyıda bekleyeceğini söyledi. Dalgalarla boğuşarak gemiye doğru ilerlemeye başladılar. Artık Nadia’ya kavuşmasına çok az kalmıştı. Sürekli sallanan motorun içinde, profesör ayağa kalkmış, durmadan bağırıyordu: ‘Nadia, Nadia! Geliyorum, bitti artık, kötü günler geride kaldı.’ Motoru kullanan balıkçı, sık sık profesöre müdahale ediyor, yabancı dilde bağırıp duran bu adamın denize düşmesinden korkuyordu. Tam kolundan çekerek Maximilian’ı oturttuğu sırada, müthiş bir patlamayla Struma gemisi havaya uçtu…”

Serenad‘ı hâlâ okumadıysanız okumanızı tavsiye ediyorum. Okumaya başladıktan sonra elinizden bırakamayacağınız bir kitap, oldukça sürükleyici… Keyifli okumalar.

Serenad

Zülfü Livaneli

Doğan Kitap