Gözümü açmış sahnedeki 15 kutucuğa bakıyorum, içinde 15 ayrı insan olan üç katlı bir apartman gibi, kutucuklar da kendine özgü sırasıyla ışıkların yanmasıyla asla bozulmayan bir senkron ile repliklerini kah yalnız, kah öngörülen gruplar halinde söyleyen devleştikçe devleşen oyuncular.

Ve Samuel Beckett etkisi tabii ki. Tek perdelik “oyun” sırasınca o kadar çok şey geliyor ki aklıma, ne çok düşünüyorum, bir anda durup düşündüklerimi toparlamak istiyorum, acaba hangisi ağır basıyor, mesela kadın erkek ilişkileri mi, sahne arkasının kusursuz işleyişi mi, oyuncuların takdire değer performansı mı, sanırım en baskını yazmak.

Yazmak dakikalarca, saatlerce, günlerce, aylarca kolunda yazacak takat kalmayıp gözünden uyku aksa da bırakmayı düşünmeyecek kadar büyük bir istek ile yazmak. İşte bu ruh durumuna gelebilmek. Bu nasıl bir süreç acaba?

Bir de söyleyecek onca kelamı anlatacak meramı olsa da nereden başlayacağını bilememekten ya da başlayıp da bitirememekten mi korktuğundan bilinmez o yazamama hali var ya; aktarmak istediklerin unutulmasın istersin ama tek kelimesini not dahi etmediğinden bunun imkânsız olduğunu da bilirsin. Saatlerce süren sohbetlerde konu konuyu açarken söylenenleri keşke birileri süzgeçten geçirip yazabilse dediğin anlar yaşarsın sıklıkla, ama bu sadece bir temenni olarak kalır. Çok kez niyetlenip yazmaya başladığında birkaç satır sonra sayfanın büyük kısmını kaplayan engin beyazlığa öyle dalmışken bulursun kendini, neyse her şeyin bir zamanı var deyip vazgeçersin tekrar.

Yazamadıkça, yazabilenlere olan saygın arttıkça artar. Henüz sen doğmamışken yazılmış oyunları pür dikkat izlerken yazmak hakkındaki tüm düşüncelerin tek şemsiyesi, aslında bu zamandan bağımsız yaşayabilme hali olsa gerek, adeta bir sihir gibi.

Oyun

İBB Şehir Tiyatroları

Yazan: Samuel Beckett

Yöneten: Şahika Tekand