Bir, iki, üç derken; onüç, onbeş, yirmibeş kavak ağacı… Kimi genç fidan, kimi görmüş geçirmiş, oldukça yaşlı. Hep bir arada, yan yana, aynı sırada, dere boyunda birlikte yaşıyorlardı. Üstelik sorunsuz, dayanışma içinde…

Günlerden bir gün kavakların arasında, hem de yaşlı kavağın hemen yanıbaşında, minik bir çalı yeşerdi sessiz sedasız. Önceleri hem küçüktü hem de cılız. Ama meraklı ve inatçıydı, büyüyüp kavaklar kadar koca bir ağaç olmaya kararlıydı.

Kavaklar ise bu fidanı kendilerine hiç benzetemediler. Nereden geldi bu minik çalı?

Buna bir anlam veremediler. Hemen sorup soruşturmaya başladılar. Rüzgara, yağmura, toprağa danıştılar; onu tanıyan tek bir canlıya bile rastlamadılar.

O zaman karar verdiler. “Hele biraz zaman geçsin” deyip beklediler. “Önce boyu uzasın, büyüsün, dal budak salsın; ardından bizlerle aynı cinsten olmadığını kendisi anlasın. Günü geldiğinde nereden geldiğini ve neden aramızda olduğunu bize kendi anlatsın.”

Günler haftaları, haftalar, ayları, aylar yılları kovaladı. Zaman denen bilinmeyen su gibi aktı ve mevsimden mevsime geçti. Yıllar içinde her bir kavak boy attı, küçük fidan da tabii ki onlardan geri kalmadı.

O da büyüyüp serpildi, ince de olsa narin gövdesiyle “Artık ben de varım” dedi. Sonra başını kaldırıp tüm kavaklara bağırdı:

-Eyy uzun uzun kavaklar! Gümüş gibi parlayan yapraklar? Gökyüzüne kucak açmış dallar? Şimdi daha iyi anlıyorum sizi. Gerçekten çok güzelmiş dünyaya yukarıdan bakmak. Sonunda sizler gibi koca bir ağaç olmak, tepelerde rüzgarlarla buluşmak, meğer ne harika bir şeymiş. Sizlere erişemedim belki, ama ben de boy attım. Sizler kadar olmasa da büyümenin keyfini ben de tattım.

Gün gelecek daha da uzayacağım. O zaman sizlere daha fazla uyum sağlayacağım. Biliyorum, benim türüm ayrı. Görüntüm farklı. Ancak ben de sizler gibi gövdemin üzerinde duruyorum. Ben de sizler gibi dallarımdaki yapraklarla nefes alıyorum. O yüzden beni dışlamayın. Bana yabancıymışım gibi davranmayın.

Oysa kavaklar, bu fidanı hala tanımıyorlardı ve aralarında boy atıp yeşermesine hiçbir anlam veremiyorlardı. Üstelik kendileri gibi olmadığı için ona cevap verme gereğini bile duymuyorlardı.

İşte bu yüzden; gittikçe büyüyen, boy atan bu fidanı, bir türlü sevemiyorlardı. O ne kadar dost olmak istese de söylediklerini duymak bile istemiyorlardı.

Bizim küçük fidan ise inadından vazgeçmiyor, her fırsatta kavaklara isteğini tekrarlıyordu.
(…)

Mutlu sonla biten bu hikayeyi Ceren Kurt yazmış, Elma Yayınevi basmış. Üzerinde yedi yaş ve büyükler için olduğu belirtiliyor. Bence yetmişine kadar herkesin okumasında ve anlamasında fayda var. Belki o zaman insanlar da doğa gibi hoşgörülü olmayı ve herkesi kucaklamayı öğrenebilir.

Sakız Ağacı

Ceren Kurt

Resimleyen: Ayşe Akıllıoğlu

Elma Çocuk