Soğuk, muson yağmurlu ve iç karartıcı grilikte bir haziran gününde ben, sırtımda hırkam bir umut yazı bekliyorum, bekliyorum da; o hiç oralı değil. Pek nazlı. Pek kararsız.

Yaşadığınız şehir Ankara ise eğer, Tanrı’dan medet ummayı bırakıp kendi yapay güneşinizi yaratmak zorunda kalırsınız. Zira elinizden çıkan güneş sizi yaratır yeniden. Tek perdelik değildir bu yaratıcılık oyunu. Hal böyleyken bizim gibi gri şehirlerin insanı bir heves yaratıcılığa soyunur, düşünür de düşünür senelerce. Siz buna kimlik karmaşası dersiniz belki. Fakat aradığı güneşini bulmayagörsün, sürünse dahi yolundadır, güneşi hep en tepede, o hep mağrur, hep inatçıdır…

Değil mi ki herkesin güneşi kendinedir, ısıtmaz ötekini.

Değil mi ki bu yüzdendir sayfalar arasına gömülmem.

Kışın hükmünü sürdüğü bir yılbaşı gecesi gelen bir hediye sayesinde oluyor Sait Faik’le tanışmam. Milli eğitimin bana kazandıramadığı Sait Faik’i bu güzel vesileyle buyur ediyorum dünyama. Öykülerini okurken farkına varıyorum ki benim bildiğim adam bir başlık sadece, sadece bir başlığı biliyorum o da ezberden, öykü yazarı Sait Faik. Bu kadar! Ne tek bir öyküsü, ne hayat hikayesi, ne küçük bir anekdot. Hiçbir şey yok zihnimde. Hiçbir şey. Fena sayılmayacak bir eğitim almış olmama rağmen bu duruma sebep olan şeyi uzun uzun sorguluyorum. Olsa olsa diyorum, 10 sene boyunca İngilizce eğitimi görüp sonra tek cümle kuramamamız gibi, milli eğitimsel bir yan etkiye maruz kalmış, sadece ezberlemişizdir. Günü kurtarana, günün sonuna kadar.

Bu yüzdendir ki gerçek manada tanışmam bu seneye kısmet oldu, sadece adıyla bildiğim öykü yazarı Sait Faik; düşündüğümü dillendiren- hem de yıllarca önce-, görmediğimi gördüren, duymadığımı duyuran, hayal dahi edemediğimin hayalini kurduran Sait Faik oldu çıktı. Muazzam bir gözlem gücüne ve her öyküde farklı duyguların insanını etkileyebilme yetisine sahip eşsiz bir adam. Suçunun büyük oranda bu coğrafyanın insanı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum birçok başka sanatçımız gibi. Batımızda bir coğrafyaya açsaydı eğer gözlerini, kader denen kavram ağlarını farklı şekilde örüyor olacaktı buna inancım tam.

Tüm bu özellikler bir yana, bir yazarın benim aklımı çelmesine sebep olan en önemli şey var onda: Yaşadığı düzeni apaçık, dupduru gözlerle görebilmek ve insan olmanın ağır bedeli olan sorgulama yetisini kullanabilmek. Çünkü inanıyorum ki duyarlı kişidir sanatçı dediğin ve farkına varmak, farkında kalmaktır sanat. Sanat Sait Faikler yetiştirebilmektir, kıymetini çağında da anlayabilmek şartıyla.

Aşağıda çok kısa bir paragrafını paylaşıyorum “Ben Ne Yapayım?” adlı öyküsünden. Yazar Sait Faik yazarak hayatta kalamayacağını, çevresindeki insanların düşünmeden sorgulamadan, fakat iyi kazançlarla dertsiz tasasız bir şekilde hayatlarını sürdürdüklerini görünce ticarete atılmaya karar veriyor ve soruyor: Ben ne yapayım?

“Söyleyin ben ne yapayım? Yazı yazmak, böylece şu harbi atlatıp iyi bir kütüphane açmayı düşünüyor, yalnız kendilerine, zevklerine güvendiğim insanlar vasıtasıyla kitaplar çıkarmak, tabilik etmek istiyordum. Hiçbir kötü kitap basmamak şartıyla hayatımı kazanmayı tasarlamıştım. Olmayacak. Böyle giderse, babadan miras birkaç parçayı da tüketeceğim. Ne yapayım? Bulgur mu alayım, dersiniz? Bizans’tan kalma o İstanbul Balıkpazarı’nın yukarısındaki kocaman yapılardan birisine tepeleme doldurayım, içine de bir Kürt bekçi mi dikeyim? Ha, ne dersiniz?”

Seneler evvel yazılmış bu satırların güncelliğini koruduğunu görmek içler acısı halimizin ayan beyan ortaya dökülmesinden başka bir şey değil. Daha vahimi herhangi bir günün herhangi bir gazetesini açıp okuduğumda veya herhangi bir televizyon kanalını açıp baktığımda bir çok şeyin nasıl değişmediğini, değerli olanın nasıl dışlandığını, ucuzun, basitin yeğ tutulduğunu görüyorum. Düşünün ki bir ülkede insanlar asgari ücretle geçinmeye çalışırken her ramazan trilyoner hocalardan vaaz dinliyorlar hallerine şükretmeleri için, aynı şekilde Osman Amca’ya çıkacak talipler günün konusu oluyor bazı evlerde, resmi ve gayri resmi ellerle hep bayağılık ve sıradanlık aşılanıyor damarlarımıza. Bunlar olurken sen sporcusun belki, ama kazandığın parayla ne olimpiyata hazırlanabilirsin, ne seni yetiştirecek antrenör bulabilirsin, ne doğru düzgün beslenebilirsin. Belki bir yazarsın sen, ancak iş yerinde hiçbir işin olmadığı günler dahi dakikaları sayıyorsun ki eve gidip çalışma masana oturasın, çünkü henüz ülkemizde verimlilik bilinen bir kavram değil memur zihinler yeğ tutuluyor hala sana. Ve sen müzisyensin belki, ressamsın ve yahut bir heykeltıraş ama kpss’yle atanmayı bekliyorsun büyük olasılıkla.

Sanat bizim coğrafyamızda, resmini yaparken, kitabını yazarken, müziğini çalarken aynı zamanda hayatta kalabilme mücadelesi verebilmektir.

Kıssadan hisse: Ben Sait Faik Abasıyanık’ı okuyun derim. Güzelleşmek, güzel kalabilmek, empati kurabilmek adına. Ve muhakkak bir güneşiniz olsun yolunuzu aydınlatan.

Sahi sizin güneşiniz ne?­

Seçme Hikâyeler / Alemdağ’da Var Bir Yılan / Son Kuşlar

Sait Faik Abasıyanık

İş Bankası Kültür Yayınları