19. yüzyıl sürerken Dünya en çalkantılı zamanlarını yaşıyordu (hangi yüzyıl çalkantılı olmadı ki). Avrupa?da (ve Dünya?nın her köşesinde) taşlar yerinden oynuyor, ayrılan parçalar başka bir biçimde tekrar bir araya geliyordu. Yeni sosyoekonomik düzenler vitrine çıkıyor, inanç temelli tabular bilimin her alanında öne sürülen kuramlarla sarsılıp yıkılıyordu. Devrim sonrası Fransa?sı, tamamlanmamış bir sürecin sancılarını çekerken İtalya, iç savaşa sürükleniyor, Doğu Avrupa ülkeleri, güç alanlarını genişletmek için amansız casuslarını Akdeniz?in dört bir yanına yolluyor, eşitler arasında kanlı, acımasız, soğuk bir savaş sürüyordu. Baron Haussmann, köhnemiş mahalleleri yerle bir edip, Paris?i Paris yapan, boulevard?ları açarken Garibaldi, İtalyan birliği için yarımadayı güneyden kuşatıyor, Freud deprem etkisi yaratan kuramlarını olgunlaştırmaya çalışırken, Aziz İgnatius?un adanmışları girebildikleri her deliğe sızıyorlardı.

Bunca olayın arasında, yetenekli ve yetenekli olduğu kadar şeytani düzeyde kötü sayılabilecek Piemonteli bir İtalyan, kaderinin ve çokça da yeteneklerinin yönlendirmesiyle tarihin gidişatını değiştirecek eylemlere imza atıyordu. Erdem adına hiçbir değer yargısı taşımayan bu adam, hukuk eğitiminden ve noterlik mesleğinden gelen birikimiyle sahte evrak düzenleme, kılık değiştirme, casusluk gibi işlere soyunup hayatını kazanıyor, mesleğini icra ederken önüne çıkan engelleri acımasızca yok ediyordu. Son adımında, Prag Gettosu?ndaki Yahudi Mezarlığı?nda gerçekleştiği varsayılan kurgusal bir toplantı adına sahte evrak düzenleyip satışa sununca, tutuşturduğu fitilin nelere neden olabileceğini elbette tahmin edemiyor, olan bitene bir anlam veremiyordu.

Umberto Eco, Prag Mezarlığı adlı romanında, Bilgi Güneşi?ne yine, ?Ya sen doğ ya da ben!? diyor. Tabiidir ki yerinde sayan yine ilki oluyor. Kurgusu, içeriği, anlatımı ve gravürleriyle başlı başına efemera sayılabilecek çok katmanlı, çok içerikli, baş döndürücü, derin bir roman çıkıyor karşımıza. Yazar, ?kendisinin bundan haberi yok ama- her karşılaşmamızda olduğu gibi beni yine imrendiriyor, hadi açık konuşayım bilgi içeriğiyle kıskandırıyor.

Eco, Genç Bir Romancının İtirafları?nda itiraf ettiği gibi, bir taraftan okuruna saygı duyup kitaplarının kurgusunu en ince ayrıntısına kadar iğne oyası gibi işlerken ?betimlediği sokakları sabahın erken saatlerinde adımlayıp yazıya yerleştireceği bölümleri milim milim zihin ölçüsüne vurmak gibi- diğer taraftan göreli olarak entelektüel kabul etmediği okurlara da son derece acımasızca davranıyor ve satırlarını sakınıp metne giriş kapılarını sıkıca kapatıyor.

Prag Mezarlığı, Eco?nun egosunu bolca beslediği kitaplarından biri ?belki de en fazlası- olmuş. Ama yine itiraflarında belirttiği gibi kronolojik yaşı büyük olmakla birlikte, romancılıkta geçirdiği süre yalnızca otuz kısa yılcık olduğuna göre, böyle toy bir delikanlının grandiozitesi hoş görülebilir sanırım.

Prag Mezarlığı

Umberto Eco

Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Doğan Kitap