Pazar geceleri Parliament Sinema Kulübünde yayınlanacak olan
bir adet filmi seyredebilmek için tüm hafta boyunca beklediğiniz günler hala
hatırınızdaysa, Netflix size de Uzay 1999 tadında geliyor olmalı. Yüzlerce
filmi, sezon sezon diziyi ve farklı beğenilere hitap eden değişik belgeselleri
istediğimiz zaman seyredebileceğimiz; istediğimiz yerde durdurup, devam
edebileceğimiz bu renkli dünyayı birkaç yıl öncesine kadar hayal edebilir
miydik?  Hiçbir zaman olmadığı kadar
hızlı değişen dünyada, ilgi alanları, zevkleri, beğenileri her geçen gün
farklılaşan günümüz insanı için, ama en çok da sinemaseverler için Netflix bir
nevi modern harikalar diyarı değil mi?

1997 yılında kurulan Netfix, önceleri mütevazı bir DVD kiralama şirketiyken, şimdilerde dünyanın en fazla ciro yapan 10.internet şirketi haline gelmiş durumda. Üstelik yayımladığı programları sadece izleyicisiyle buluşturmakla kalmayıp, şirket kendisi de ses getiren yapımlara imza atıyor.  House of Cards, Black Mirror, Stranger Things gibi gündem belirleyen dizilerin yanı sıra Roma gibi Oscar’lı, bol ödüllü Netfix filmlerinin sayısı da, saygınlığı da her geçen gün artıyor. Hatta son zamanlarda Netflix yapımlarının Oscar’a aday gösterilmemesi için, ünlü yönetmen Steve Spielberg’in başını çektiği bir kampanya dahi yürütülüyor.  Buna karşı Netflix, sinema bileti satın almaya gücü olmayan ya da sinema salonu olmayan yerlerde yaşayan insanlara sanata ulaşmaları için; film yapımcılarına da sanatlarını paylaşmaları için daha fazla fırsat sunduğu tezini savunuyor.  Bir sinemasever ve Netfix takipçisi olarak 7. Sanatın kaliteli yapımlarıyla buluşmak için bu tezi destekliyor ve kadrajıma giren Netflix yapımlarından izlediğim ve kalite çıtasının yüksek olduğunu düşündüğüm bir kaçını sizlerle paylaşıyorum:

Quicksand (Bataklık-2019) Dizi-6 Bölüm

İlk kez Nisan 2019’da yayınlanan İsveç yapımı bu mini dizi,
Stockholm’un  zengin semtlerinden Danderyd’de
gerçekleşen kanlı bir okul katliamı sonrasında cinayetle suçlanan 18 yaşındaki
Maja’nın hikayesini anlatıyor.  Seçkin
bir aileden gelen, başarılı, geleceği parlak bir öğrenciyi, korkunç bir
katliamın sanığı olmaya sürükleyen süreç nefes kesici ve temposu gitgide artan
altı bölümde ele alınmış. Dizi; aile, arkadaş, öğrenci-öğretmen
ilişkileri,  mülteci sorunu, kültürel ve
sınıfsal farklılıklar gibi hepimizin az çok alakadar olduğu konularda sessiz ve
derinden; slogan basitliğine kaçmayan mesajlar vermekten de geri kalmıyor. 

Yapım, bireysel özgürlüklerin sınırlarının geniş çizildiği toplumlarda dahi gençler için aile kavramının; eğitim ve doğru yönlendirmenin ne denli önemli olduğu konularında bizleri düşünmeye sevk ediyor. Genç yaşlarda yapılan yanlış seçimlerin ne denli yıkıcı olabileceğine dair dizi bir manifesto adeta. Hayatımıza dâhil ettiğimiz insanları görünen yüzlerinin ötesinde, karanlık yönleriyle de tanımanın önemine vurgu yapan diziyi oldukça başarılı buldum. Maja karakterine hayat veren Hanna Ardéhn in göz alıcı bir performans sergilediği yapım, ergenlik çağında çocukları olan anne babalar için olduğu kadar gençler için de oldukça ibret verici. İzleyin, izletin. IMDB skoru 7,6/10

Afterlife (2019) Dizi-7 Bölüm

Ricky Gervais’in yazdığı, yönettiği,
yapımcılığına ortak olduğu ve bizzat başrolünde oynadığı-ne yetenekli insanlar
var değil mi- dizi; ölüm, yaşam, depresyon gibi konular sarmalında ilerliyor
gibi görünse de aslında son derece ironik ve eğlenceli bir yapım. Tony’nin çok
sevdiği karısı Lisa’nın ölümünün ardından kararan hayatını izlerken, önce Tony
sonra da kendimiz için yaşamın anlamını sorguluyoruz.

Yaşadığı büyük acının ardından, iyi bir
insan olmaktan vazgeçerek her şeyi akışına bırakan ve bu şekilde patavatsız bir
karaktere bürünen Tony, kendisine destek olmaya çalışan iyi niyetli insanları
dahi çileden çıkartırken, bir yandan da seyirciyi kendi bakış açısına ortak
etmeye çalışıyor. Ancak ilerleyen bölümlerle, dizinin karamsar içeriğine rağmen
aslında hayatın ‘’her şeye rağmen’’ yaşanılası olduğuna dair optimist bir
felsefesi olduğunu fark ediyoruz. Tabii içinde bulunduğu durumdan olsa gerek,
Tony’nin bu gerçeği kavraması biraz daha geç oluyor.

Tony’nin büyük kaybının ardından,
etrafında hayata tutunma sürecini kolaylaştıran pek çok şey var. Medeniyetin
beşiğinde, yeşilliği, düzeni, şıklığıyla masallardan fırlamış gibi görünen bir
şehirde yaşayan Tony’nin evi, işi, iyi niyetli patronu, yardımsever asistanı, köpeği,
bahçesi, babasının yaşadığı huzurevi  ve
hatta huzurevindeki vefakar bakıcısı olmak üzere, etrafındaki her şey mükemmel.
Dolayısıyla acısının üstesinden gelmek için her türlü imkanı ve desteği  mevcut. Tony’nin sahip olduklarının sadece bir
tanesinin hayali için dahi sandallarla uçsuz bucaksız denizlere açılıp,
bilinmeze doğru yola çıkmayı göze almış yüzbinlerce insanın yaşadığı bir dünya
burası sonuçta.  Dizi, yaşamımıza dair
bolca felsefe yapmamıza vesile olsa da, nihayetinde ‘’hayat sevdiklerimizle
güzel’’ diyor, diziyi seyrettikten sonra henüz hayattalarken onlara sımsıkı
sarılmayı ihmal etmiyoruz. IMDB puanı 7,6/10

The Ritual (2017) Film-94 dakika

Adam Nevill’in romanından uyarlanan ve ilk gösterimini
Toronto Film Festivalinde gerçekleştiren filmde, İskandinavya’nın vahşi ormanlarında
yürüyüşe çıkan dört eski arkadaşın başına gelen gerilim dolu bir maceraya tanık
oluyoruz. Benim gibi vahşi doğada yaşam mücadelesiyle ilgili klasik bir macera izlemek
için televizyonun karşısına oturmuşsanız, filmin yavaştan gerilime evrilerek,
ilerleyen dakikalarda insanüstü güçlerin de işin içine dâhil olacağı basbayağı bir
korku filmine dönüşmesi sizi de şaşırtabilir. Korku filmlerine ezelden beri merakım
olduğundan ben pek hayal kırıklığına uğramadım açıkçası. Karakterleri aynı
derinlikte irdelemese de, zaman zaman klişelere teslim olsa da, konu bütünlüğü
yer yer çözülse de film baştan sona koruduğu gerilim atmosferini başarıyla kotarıyor.
Sadece filmin final kısmında konunun kopup,  İskandinav mitolojisi gibi bambaşka mecralara
sürüklendiği son onbeş dakika, bambaşka bir film izliyormuşum hissiyatına kapıldığımı
belirtmeliyim.  Ancak bu durum heyecanlı
ve keyifli bir film izlemek için ekran karşısına geçenler için engel değil.

Filmi izledikten sonra enteresan bir şekilde aksiyon sahnelerinden çok filmin başında dört arkadaşın tatilde hangi sıra dışı aktiviteyi yapacaklarına karar vermek için kendi aralarında tartıştıkları kısım aklıma takıldı.  Aslında bu sahne her şeyi tüketen ve kendisine sunulan çok sayıda seçenek arasında zaman zaman bocalayan günümüz insanının yaşamına bir gönderme niteliğinde.  Sonuçta her birimiz, devamlı olarak kendi arayışlarımızın peşinde değil miyiz? Filmin kahramanlarının ‘’farklı bir hafta sonu’’ arayışlarının beklentilerine paralel nihayetlendiği ve tatillerinin son derece sıra dışı olduğu hakkında spoiler veriyor ve  gerisini siz değerli izleyicilere bırakıyorum. Filmin IMDB puanı 6,3/10.

Tidying Up with Marie Kondo (2019) Belgesel-8 bölüm

Hayatımızı sihirli dokunuşuyla değiştirmeyi ilke edinmiş
Japon düzen gurusu Marie Kondo’nun instagram
mecrasındaki üç milyon takipçisinden biri olarak bu sadeleşme ekolünün son
derece etkileyici olduğunu itiraf etmeliyim. Kondo, sekiz bölümlük bu seride
her birimizin evlerine epeyce benzeyen, bir türlü atılamayan eşyalarla tıklım
tıklım dolu evleri, dolapları, mutfakları, çekmeceleri, rafları minimalist
Japon felsefesinin ışığında boşaltıp, sadeleştirerek yeniden düzenliyor. Tüketim
çağının biçare insanlarını, dolaplardan dolup taşan kıyafetleriyle ufak ve
neşeli bir seremoni eşliğinde vedalaşmaya teşvik ediyor. Bu şekilde gerçekten
ihtiyaç duyduğumuz ve manevi bağlarla bağlandığımız eşyalar dışında evimizdeki tüm
ıvır zıvırdan kurtularak ferahlamamızı hedefliyor. Bunu yaparken tişört ve pantolonlarımızı
nasıl katlayacağımızdan, mutfak dolaplarının nasıl düzenleneceğine, çekmece
düzeninden, buzdolabının nasıl organize edileceğine, bebek odalarından, oyuncak
toplamaya kadar uzanan geniş bir yelpazede uzmanlığını sergiliyor. Ben Kondo’nun
belgeselini en az instagram sayfasındaki paylaşımlarıkadar ilginç ve aydınlatıcı buldum. Her ne kadar; tişörtleri çok fazla
katlayarak buruş buruş etmenin ve kot pantolonları askıya asmak yerine
çekmecelere sıkıştırmanın parlak fikirler olmadığını düşünsem de Marie Kondo tertip,
düzen işini hakikaten çok iyi biliyor. Özellikle bahar temizliği öncesinde bu
ilham verici seri kesinlikle izlenmeli. Hem, bu belgesel sayesinde ‘’basit,
sade, az, yavaş iyidir’’ felsefesi ışığında, tüketim alışkanlıklarımızı da bir
nebze dizginleyebiliriz belki. Bence on numara beş yıldızı hak eden belgeselin IMDB
puanı 6,6/10.

Netflix yapımlarıyla ilgili izlenimlerimi burada zaman zaman paylaşmaya devam edeceğim. O zamana kadar bir demet çiçek, bir fincan kahve ya da güzel bir film de olsa fark etmez,  ama hep güzelliklerde buluşalım. İyi seyirler.