“Eleştirmek
değildir aslolan. Aslolan eleştirilmeye değer şeyler yazmak, yazabilmektir.
İnsanları  kendi gerçeklikleri dışında heyecanlandırmaya, mutlu etmeye,
keyif almaya, hatta bazen üzmeye, en önemlisi de düşünmeye, yaşamı ve
kendilerini sorgulamaya sevk edecek; gerçeğe pek yakın ama bir o kadar da
gerçek dışı dünyalara pencereler açabilmektir yazmak. Ve yazar, işte tam da bu
şekilde yaşadığımız hiçliğe kopkoyu bir imza atabildiği ölçüde yetkindir
kanımca…”

Nermin Yıldırım’la
ilk tanışmam, yazarın kitaplarını hararetle tavsiye eden edebiyatsever bir
arkadaşımın “Dokunmadan”ı bana hediye etmesiyle oldu. Arkadaşım kitaptan
kendisiyle aynı keyfi alıp almayacağımı merak ediyordu.  Yenilikler keşfetmekten heyecan duyan her okur
gibi hemen kitabı okumaya giriştim. Ancak, kitabı okurken hissettiğim en baskın
duygu öfke duygusu oldu, ne yalan söyleyeyim. Neden insan bir romanı okurken
öfkelenir ki? Ben de en çok bunu sorguladım elbet. Birincisi, kitaptan çok
kitabın ana karakterinin,  bizim kuşağın pek aşina olduğu bencillik
hastalığına tutulmuş olmasına karşı bir tepkiydi öfkem. Bu arada bizden
öncekilerin bizim nesil için, hafiften küçümseyerek, hatta şöyle bir dudak
bükerek yaptıkları “seksen sonrası apolitik kuşak” nitelemelerinin, iki bin
sonrası kuşak da tecrübe edilince bir anda bıçak gibi kesiliverdiğini de buraya
not etmek isterim. Bu durumdan hınzırca keyif aldığımı ve “Gelen gideni aratır”
sözünden dolayı tanımadığım atalarımızı bir kez daha saygı ve minnetle andığımı
tam da bu noktada yazmazsam olmaz.  Neyse, kitaba öfke duymamın ikinci
sebebi de yazarın kendi iç sesinin, eserin satır aralarında tabiri caizse “ahkam
kesmesi” oldu. Bir eser okuyorsunuz ve olayların akışı esnasında, akış bir anda
kesiliveriyor ve hiç tahmin etmediğiniz bir anda yazar konuşuyor. Okur da diyor
ki orada “Sen sus, biraz da ben düşüneyim.”

“Dokunmadan”ın
sonuna geldiğimde (kitabı okumayanlara çok da fazla ipucu vermemeye çalışarak)
yazarın tüm bu sancılı okuma sürecinin sonunda okuru tam anlamıyla ters köşeye
yatırarak eserini sonlandırdığını özellikle belirtmek isterim. Üstelik yazar, bunu
en baştan son derece ustaca kurgulamış ve bilinçli olarak yapmıştır belli ki. Ancak,
yine de okuma sürecinde hissettiğim o negatif hissiyatı, kitabın sonundaki
farkındalığımın dahi silemediğini fark ettim. Tarifsiz duygulara sürükledi beni
eser, aslında belki de bu yüzden farklı.

Gel zaman git
zaman bir modern dünya insanı olarak yazarın sosyal medyada yaptığı ilgi çekici
paylaşımların da etkisiyle bir gün kitapçıdan çıkarken bir de baktım ki “Unutma
Dersleri”ni alıvermişim. Biraz da gerçek dışı kurgulara sahip, uçuk kitaplara
olan merakımdan kaynaklandığını düşünsem de “Unutma Dersleri”ni  bir
çırpıda okuyuverdim. Keza baştan sona merak uyandırıcı bir şekilde, sürükleyici
bir kurmacayla kaleme alınmış bir eser bu. Yazarla aramdaki buzları eritmeye
meyilli bir sıcaklığı vardı.

En son “Misafir”…
Sadece içinde yaşadığımız toplumun değil, tüm dünyanın kocaman bir deliler evi
olduğunu yavaştan fark ettiğimiz ve “Neredeyiz biz hakikaten?” diyerek etrafımızdaki
tüm olan bitene hayretle bakakaldığımız bir zamanda ne kadar sorgulayıcı bir
eser! Edebi eserleri satırların altını çizerek okumam hiç. Ancak; bu kitabı
dikkatlice, bazı cümlelerin altını kopkoyu çizerek, altını çizdiğim cümlelerin
ardındaki anlamı tekrar tekrar düşünerek okudum.

Bir yanda neden
akıl hastanesine düştüğünü bir türlü hatırlayamayan, ama “içerideki”
diğerleriyle ilgili isabetli gözlemlerinden aslında her birimiz kadar “normal” (ne
demekse?)  olduğu izlenimi edindiğimiz Esin. Diğer yanda her ne kadar
profesyonel uğraşı “akıl hastalarının bakımı” da olsa, kendi içinde epeyce
keçileri kaçırmış olan Rikkat. İki karakter üzerinden hayata dair, acılarımıza,
yaşadıklarımıza, yaşayamayıp kahrolduklarımıza, pişmanlıklarımıza ve
farkındalıklarımıza dair motif motif işlenerek yazılmış, o ölçüde de derinden
etkileyici bir eser. Yaralarını kendi başlarına saramamış ve güya “dışarı”daki
dünyaya bir şekilde monte olamamış, dış dünyaya uyum sağlayacak kadar “ikiyüzlü”
olmak yerine, kendi kalmayı seçmiş ve bu yüzden de  “deli” damgası yemiş “misafirlerin” dünyası.
Bu dünyada bir yandan onları anlamaya çalışırken, yavaştan her birinde kendimizden
bir şeyler keşfederek, delilik halini olduğu kadar, kendimizi de sorgulayarak
ilerlediğimiz sayfalar.  O denli ustaca
yazılmış ki… Yazar istediği kadar ahkam kesebilir artık benim açımdan.

“Misafir” bütün olarak kolay okunan, akıp
giden, okuru heyecanla sona hazırlayan bir eser değil. Çözülen bir olay
örgüsünden ziyade, sindire sindire ilerlenebilecek görece daha ağır bir üsluba
sahip. Kitabı okuyacaklara, her satırı sağlam kafayla, dikkatlice ve ağır ağır
okumalarını öneririm. Okuru bu son derece farklı okuma deneyiminin sonunda
oldukça tempolu ve nefes kesici bir son bekliyor. Bense ondan ziyade Rikkat’in
farkındalıklarına takıldım. Geçen zaman aslında kendi farkındalıklarımızı
yaşadığımız sürece anlamlı değil mi? Kendi farkındalıklarımız ise kendimizle
barıştığımız, hayattaki en önemli kişiyle, kendimizle olan ilişkimize çeki
düzen verdiğimiz, verebildiğimiz ölçüde değerli değil mi? Ha Rikkat?

Nermin Yıldırım
eserlerinin kanımca en belirleyici özelliklerinden bir tanesi, zaman zaman konu
bütünlüğünü bozmak pahasına da olsa insanlık hallerini, insanın özünü ve
haliyet’i ruhiyesini derinlemesine analiz edebilmesidir.  Modern dünyanın, toplumumuzun, milenyum
sonrası çağın insanlarının aşina olduğu mevzuları olduğu kadar, insanın
binlerce yıldır hep aynı kalan, 
destanlara, şiirlere, romanlara, şarkılara konu olan özünü, duygularını
yansıtmaktaki başarısıdır. Naçizane okur başka ne ister ki zaten, değil mi?
Konular hep bahane.

“Artık Ev’desin
Esin, bizimlesin, güvende. Bir şeyler koptu, evet, belki de Nuh Tufanı kadar
büyük bir şeyler. Fakat bu gemideki herkesin kıyameti kendi içinde.”   

Hepimizin
kıyameti kendi içinde!

Misafir

Nermin Yıldırım

Hep Kitap