“Ne garip ruhum var. Deli değilim ben, deli kadar basit değilim. Neyim öyleyse?”

Belki de hepimizin sorduğu soruyu düşünüyordu Ferit: Bana ne oluyor böyle? Deliriyor muyum? Ben neyim? Doğu-Batı medeniyetleri arasında sıkışmış bir ruh. Sıkışmışlığın başlıca nedeni olan bir aile. Nazariye olarak önüne yığılmış bir sürü şey. Bunca yarım şeyin bir bütün oluşturamaması. Bunların yanında hiç susmayan, susmadığı gibi bizi dinleyici yerine koyan bir zihin. Her gün karşılaştığımız birbirinden farklı tabiata, mizaca sahip türlü türlü insanlar. İnsanın anlam arayışı özellikle huzursuz bir ruh, sorgulayan bir zihin için kaçınılmazdır. Modern zamanda içinden çıkmaya çalıştığımız bunaltılar, türlü sorunlar bu süreci kendi gidişatınca şekillendirir. Hepimizin bu süreçte yaptığı önemli bir hata var: Çırpınmak. Sorunları halletmek için, zamanı sürekli aleyhimize işler ve sürekli ileriye odaklı bir olgu olarak düşünüp sürekli çabalamak. Halbuki sadece o “an”ı kabul edip yaşamak, bu duruma dayanmak, sorunların çözümünde etkili olacak hâldir.

Ferit, kaldığı pansiyonda her biri ya bedensel ya da ruhsal hasta olan insanlar arasında iyice bunalıma girer. Halüsinasyonlar görür, bunların vehim mi yoksa gerçek mi olduğunu anlamaya çalışır; hatta sokakta kendini siyah bir köpeğin kovaladığını bile düşünmeye başlar. Bunun yanında bunca olumsuz ruh hali, vehim arasında zihninde durmaksızın dönen soruların cevabının da yine kendisinde olduğunu bilir:

“Babam daima haklıdır. Peşimden gelen köpeğin mevcut olmadığını söylediği zaman da, bu dünyada istihzamızdan kurtulmaya lâyık hiçbir şey olmadığını söylediği zaman da, aşkın bir ahmaklık olduğunu söylediği zaman da haklıdır. Öyleyse şunu da söyle baba, ne yapmalıyım? Bir kahkaha atmalısın, oğlum. Bir kahkahanın halletmediği hiçbir mesele yoktur. Gözünü oyarlarken bile bir kahkaha at, acı duymazsın. Gül ve geç.”

Anlam arayışı süresince karşımıza çıkacak görmüş geçirmiş bir kimse, bir kitap, bir fotoğraf işimizi pekala kolaylaştırabilir. Hatta öyle ki senelerce çekilmiş bir sıkıntının dermanı kısa bir an içinde saklı olabilir. Kendi sıkıntıları yanında, teyzesinin yanında yaşayan kardeşinin sıkıntılarına da üzülen Ferit, çözüm olarak kardeşine teyzesini öldürebileceğini söyler. Ölüm tüm sıkıntıların sonudur. Tabii burada başkasının ölümü bu durum için geçerlidir. Kendi için geçerli olacak olsa şüphesiz intiharı düşünürdü. Pansiyondaki potansiyel katil Tosun, teyzesini öldürür ve evden aldığı paraları Ferit’e verir. Ferit, bunca sıkıntıdan sonra içine kapanır. Ancak güzel günler, o ve kardeşi için hiç de uzak değildir. Pansiyondaki tek arkadaşı Yahya Aziz, ona Adalar’da bir pansiyona yerleşmesinin iyi geleceğini söyler. Ve Ferit, Matmazel Noraliya’nın konağına böylelikle taşınır.

Kendimizi, oluşun, akışın içine öylece bıraktığımızda derinde olan şeyleri dahi yüzeyde görürüz. Bunu görebilmek hazır bir ruh gerektirir. Ferit konağa taşındığı gün Noraliya’nın fotoğrafıyla karşılaşır. Bu adeta hakikate götürecek ilk adımdır. İkinci ve en büyük adım ise Matmazel Noraliya’nın 32 sene boyunca adeta trans hali içinde oturduğu koltuktur. Yani bu koltuk nasıl ki Matmazel Noraliya’yı tüm baskılardan, vehimlerden kurtarıp hidayete erdirdiyse, Ferit için de bir dönüm noktası olur. Ferit, bunun akabinde Noraliya’nın hatıra defterini okur, Noraliya ve hakikat hakında bütün gerçekliği öğrenir. Artık vehimlere yer yoktur. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır:

“Koltuğa oturdu. Eli sıcak avucun içindeydi. İçine doğdu ve gözlerini kapadı. İçine doğdu ve ben’ini aradı. İçine doğdu ve ondan kopmaya çalıştı. Hafızasını tıkadı. Kendisi olduğunu hatırlatacak idraklerin kırıntılarını da şuurun üstünden silmeye uğraşıyordu. Çok zordu bu. Şuuru da onlarla beraber silinecek gibi oluyordu. Kulağının tâ içinde ince bir ses: ‘Gayret!’ dedi. Ne ile, ne üzerine ve nasıl tesir ettiğini bilmeden uğraşıyordu. Elini tutan avucu hissetmez oldu. Nerede olduğunu da bilmiyordu. Arada bir şuurunda belirip kaybolan kaçak idrak anlarında ‘Ben kimim?’ diye kendi kendine sorarken kendi kendini tanıyordu. Bu anlar seyrekleşti. Gayret ediyordu. Bir daha gelmediler. Artık şuurunda kendi ben’ini değil, başka ve geniş ve her şeyle birleşmiş, sonsuz bir kendi vardı. Bu, kendinden çıkan ve onu aşan, her şeyi kavrayan ve her şeyle bir olan bir kendi şuuruydu. Bu bir mutlak birdi. Ansızın gözleri kör edecek kadar keskin bir ışığa benzeyen ve hududu görünmeyen büyük bir aydınlık parladı; ve ansızın her şeyi kavradı ve sonsuz derinliklere iner gibi bir duygu bütün ruhunu sardı.”

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

Peyami Safa

Ötüken Neşriyat