20. yüzyılın başında dünya turunu tamamlayan Paul Morand, ?Alt tarafı dünya işte? diye haykırır, yeni sınırlar bulmak ümidiyle. Kendini eşsiz bulan bireyin toplumda yer edinme çabası, her geçen gün artan nüfus içerisinde kaybolmasıyla sonuçlanır. Doyumsuzluk duygusu ile kıvranan bu bireyin özgürleşme serüvenini ironik bir dille aktarıyor yazar. ?Özgürleşme? kavramını sorumluluktan kaçma olarak algılayan birey, üzerine yapışan yaşam fazlalıklarından kurtulmaya çalışır. Kazanılan her zafer beraberinde egoyu da getirir. Özgürlüğün sıkıntılarına katlanmadan nimetlerinden yararlanmayı masumiyet olarak adlandırıyor yazar. İki yönde gelişiyor masumiyet: Çocuksuluk ve kurbanlaşma.

Stendhal?in ?Modern dünyada insanlar neden mutlu değiller?? sorusuna yanıt verir yazar; ?Çünkü her şeyden kurtuldular ve şimdi özgürlüğü yaşamanın çekilmez olduğunu ayrımsıyorlar.? Markette çikolata isteyen ve annesi almadığı için ağlayan çocuk gibi yapışıyoruz yaşamın yakasına. Ve doyumsuz isteklerimizi ardı ardına sıralıyoruz. Arsız çocukluk, toplumda yer edinmek isteyen bencilliğini ön sıralara çıkarmak için uğraşır. Bu süreçte kimimiz yaşama kurban edilir, kimimiz de yeni kurbanlar seçerek ilerleriz.

?Çocukların doğumu, ana babanın ölümüdür? diyordu Hegel. Benzerlerini üreten anne babalar, onlara farklı kimlikler yükleyerek yaşamı güzel ve anlamlı kılmak ister. Seçme şansı elinden alınan çocuklar ise ebeveynin geçmişini aklamakla yükümlüdür. İlk gençliğimizden arta kalan yıkıntıları onararak severiz çocuklarımızı. Yeni yetme ergenin özgürleşme serüveni, yetişkinlerin sözünü dinleyip eğitim otoritesine boyun eğerek yol alır. O masum çocukluk, altında ezildiği baskılardan kurtulmaya çabalar. Ve ne yazık ki zaman içerisinde eriyen masumiyet yerini kurbanlaşmaya bırakır.

Yazar ?Çocuğu ana babaya, kardeşi kardeşe, komşuyu komşuya, hastayı doktoruna karşı kışkırtan, her birinin arasına güvensiz ilişkileri ören minyatür iç savaş ortamı gelip yerleşti ülkeye? derken, yaşamın ne kadar çok kirlendiğini anlatır. Hesabın ?günah keçi?lerine kesildiği bu çağda mutsuzluk kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkar.

Hepimiz farkına varmadan reklam dünyasının gönüllü mankenleriyiz. ?Alışveriş yapıyorum öyleyse varım? diyerek kendimizi avuturuz. Her tarafta yükselen devasa alışveriş merkezlerinden renkli hayaller satın alırız. Etrafınıza bir bakın, ne kadar da çok benziyoruz birbirimize değil mi? İletişim araçları, teknoloji, medya ve televizyon ağı, her şey elimizin altında. Uzun kredi kartı ekstrelerinin ve kocaman çanakların ardındaki dünyayı yaşam biçimi olarak kanıksadık. Aynı saatlerde aynı ekrana kilitlenen yaşamlar! İşte burada haykırıyor birey: ?Beni kendimden kurtarın!?

Özgürleşme, çocukluk, tüketim, medya derken, aşka da dokunuyor yazar. Erkek ve kadının birbiri üzerine kurduğu baskıyı irdelerken, ?gönül çelme?  oyununun nasıl ?sözleşmeli savaşa? dönüştüğünü anlatır. Görkemini yitiren aşk, ?göze girme sanatı? ile tek taraflı baskı kurmaya çalışır. Oysaki sevmek, karşı tarafı ezmek değil, birbirini özgürleştirerek ilerlemek olmalıydı.

Pek çok yazar ve düşünüre atıflarla zenginleşen kitap, bizleri içinde bulunduğumuz dünyayı yeniden anlamlandırmaya çağırıyor.

Masumiyetin Ayartıcılığı

Paskal Bruckner

Çeviren: Hamdi Tuncer

Ayrıntı Yayınları