Tüm insanların hayalleri vardır. Bir kısmı gerçekleşmesi muhtemel, geleceğe dair planlardan ibarettir. Ulaşılmaz denen hayallere kavuşan insanların ne kadar az olduğunun herkes farkındadır. İşte Martin de o ender insanlardan biri, yani en uzak sandığı hayallerine kavuşabilenlerden. Kavgalarla, uzun ve yorucu yolculuklarla, ağır işlerle örülü bir hayat içinde yetişen Martin?in aniden bambaşka dünyalara açılan kapıları aralamasıyla bileği kadar beyninin de güçlü olduğunu görmesi ve diğer insanlara da bunu ispatlamasının hikâyesi…

Ona bu dünyanın ışığını fark ettiren ise Ruth. O, edebiyat fakültesi mezunu, zarif, güzel ve oldukça kültürlü bir kız, ulaşılmaz bir varlıktır Martin için. Bunu anlayan Martin, yaşayış, kültür, bilgi, düşünüş bakımından sürekli ona ve onun büyüleyici çevresine ulaşmaya çalışır. Ancak bu işe kendini o kadar kaptırır ki zamanla Ruth ve etrafındaki insanlar ona sığ gelmeye başlar. Kendini ve dünyayı keşfederken kitaplar yoluyla kendindeki yazma yeteneğini ve isteğini keşfeder zamanla. Çevresindekilerin, para sıkıntısının ve daha bir sürü imkânsızlığın baskısına aldırmayarak okumaya, yazmaya ve tartışmaya devam eder. Bu arada yazdıklarını çeşitli dergilere yollar, ama her seferinde geri gelir yazıları. Nişanlısı Ruth?un ailesi de ona gizliden gizliye iş bulması için baskı yapmaktadır. O ise hem kendi hem de Ruth ve onun ailesinin baskılarına direnir, yazmaya devam eder. Sayıları oldukça az olan arkadaşlarından birisi olan Brissenden ölmüştür, Ruth onu terk etmiştir ve umutları bitmiştir ki birden şansı döner. Yazılarının neredeyse tümünü geri çeviren dergiler yazılarına ilgi göstermeye başlar. Kısa bir süre sonra da ünlü olur ve çok para kazanır. Ancak o, kazandığı her kuruşla iç huzurundan bir parça daha yitirmektedir. Önceden yüzüne bile bakmayan insanlar etrafında dört dönmeye başlar. Bu da onu daha fazla uzaklaştırır her şeyden. Artık neredeyse herkes onu konuşmaktadır. O ise eline geçen paranın büyük kısmını çok sevdiği ev sahibi Marie, kız kardeşleri Marien ve Gerthude, arkadaşları Joe ve Lizzie için kullanır. Bir ada satın alıp oraya yerleşmek için Tahiti?ye gitmek üzere bir yolculuğa çıkar. Yolculuk sırasında Lizzie?nin daha önce bahsettiği hastalığın tüm ruhunu kapladığını hisseder: Mutsuzluk. Bu duygunun baskısına daha fazla dayanamaz ve sessizce intihar eder.

Kitabı bitirdikten sonra okurların aklına şu soru gelebilir: Jack London, Martin?i neden öldürmüştür? Martin ölmüştür; çünkü yaşayacağı başka bir şey olmadığına inanmıştır, bireyci bir tutum izlemiştir. London?a göre, eğer daha büyük ve belki de daha evrensel hedefleri olsaydı bu kadar çabuk sıkılmazdı hayattan. O, kendi oluşturduğu dünyanın küçüklüğünde boğulmuş bir insandır.

Martin Eden

Jack London

Çeviren: Yiğit Yavuz

İletişim Yayınları