Tarihe özel bir ilgisiniz yoksa birçoğunuz Marie Antoinette adını hatırlamayacaktır. Hatırlayanlarınız ise Fransa Kralı XVI. Louis ile birlikte 1789 Devrimi sırasında asılan kraliçe olarak hatırlayıp geçecektir. Stefan Zweig,  bu kitabında sadece bir kraliçeyi anlatmıyor, kraliçeyle birlikte bir dönemi ve bu dönemde yaşayan birçok tarihi karakteri gözler önüne seriyor. Bu karakterleri anlatırken onların iç dünyalarını, ruhsal durumlarını da bizlere sunuyor. Böyle bakıldığında kitap bir tarih kitabı, bir biyografi kitabı, bir psikoloji kitabı olarak okunabiliyor. Zweig, Marie Antoinette?nin hayat hikâyesini bize bir roman tadında anlatıyor.

Kitap kraliçenin on dört yaşında yaptığı evliliğin ayrıntıları ile başlıyor. Kitap boyunca bir insanın karakterini açığa çıkaran her türlü ayrıntı gözler önüne seriliyor.  Fransa kralı ve kraliçe yavaş yavaş onları bekleyen giyotine kadar giderken yaşamlarını belirleyen her türlü ayrıntı tek tek inceleniyor. Kraliçenin yıllar içinde nasıl halkın gözünde bir düşman hâline geldiği, sokak ayaklanmış durumdayken sarayda yaşananlar, meclisin durumu, devrimin aktörlerinin oynadığı roller? Yaşam ve ölüm arasında gidip gelen saatler ve bu saatler içinde kraliçenin karakterindeki değişimler, bu değişimlerin yansımalarına kadar kitapta pek çok ayrıntı bulabilirsiniz.

İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan 1789 Fransız Devrimi sırasında yaşanan olaylar, birçok yönü ile kitapta anlatılıyor. Ayaklanan kitleler, kitlelerin psikolojisi, bu ayaklanmalar karşısında yöneticilerin aldığı tutumlar, yöneticilerin karakterlerinin burada oynadığı roller? Tüm bunlarla, çevremizde birçok ayaklanmanın yaşandığı günümüz dünyasını da anlatıyor kitap. Öyle ki toplumsal, tarihsel olaylara baktığımızda birçok benzer yön bulabilmeniz mümkün. Zaman ne kadar ilerlemiş olursa olsun, yöneten yönetilen ilişkileri açısından çok fazla değişen bir durum yok. Yönetilenler yönetimde söz sahibi olmak ve iktidarlardan kendilerine daha çok pay ve de daha iyi bir yaşam taleplerini dile getiriyorlar; yöneticiler ise bulundukları yerde ve güçlü bir iktidar içinde var olmak istiyorlar. Bu yüzden Stefan Zweig günümüz dünyasını da anlatmayı başarıyor.

?O zengin Fransa?da ambarlar boştur, icarlı mülkler fakirleşmektedir. Avrupa?nın en güzel göğünün altında uzanan o bereketli topraklarda ekmek bulunamamaktadır. Bu işin bir suçlusu olsa gerektir; birileri ekmek bulamıyorsa, herhalde ötekiler fazla tıkındığı içindir; yükümlülükler birilerinin boğazını sıkıyorsa, o zaman, gereğinden fazla hakka konmuş birileri var demektir. Yavaş yavaş bütün ülkede, her açık seçik düşünüşün ve arayışın yaratıcı bir güçle başını çeken o boğuk huzursuzluk doğmaya başlar. Bir Voltaire?in, bir Jean- Jacques Rousseau?ın gözünü açtığı burjuva sınıfı kendi başına hükmetmeye, kınamaya, okumaya, yazmaya ve haberleşmeye başlar; ufukta, büyük fırtınanın habercisi olan şimşekler çakmaktadır bile. Çiftlikler yağmalanır, feodal  beylere tehditler yağmaya başlar. Büyük bir hoşnutsuzluk, kara bir bulut gibi bütün ülkenin üstüne çökmüştür.?

Zweig, yukarıdaki alıntıda olduğu gibi çok yönlü bir anlatım sayesinde, hümanist bir bakış açısı ile çağa, kişilere, olaylara bakmamızı sağlıyor. Bunu öyle güzel bir anlatımla yapıyor ki kitabı okurken bir film izler gibi elinizden bırakamıyor ve zaman zaman da duygularınızı açığa vurmak zorunda kalıyorsunuz.

Marie Antoinette: Vasat Bir Karakterin Portresi

Stefan Zweig

Çeviren: Tevfik Turan

Can Yayınları