Kuşlar Yasına Gider anlattığı konu gereği okunması zor bir roman. Özellikle ailenizden birinin hastalık süreçlerine tanıklık ettiyseniz ve onu kaybettiyseniz romanın ağırlığı üzerinize çöküyor. Bu ağırlığı ise roman boyunca kullanılan dilin ve anlatımın naifliği dağıtıyor. Böylece düşe kalka ama yine de çok dağılmadan kitabı bitirebilmek mümkün oluyor. Anlatılan öykünün sonlandırılışı ölüm karşısında her şeyin bir şekilde kendiliğinden devam ettiğini hissettirir biçimde olmuş. Ölüm ve yaşamın bir aradalığına göz kırpması romanı gerçek kılıyor bana kalırsa.

Genellikle hesaplaşma üzerinden giden baba-oğul anlatılarının aksine bir oğlun babasını anlama çabası var romanda. Romandaki baba karakteri (ismi Aziz) biraz başına buyruk ve kendi bildiğini okuyan biri. Gençliğinde ailesinin geçimini şoförlük yaparak sağlıyor ve bu yüzden uzun süreler eve dönmediği oluyor. Geçirdiği bir kaza sonucu bacağını kaybediyor ve protez bacak kullanmaya başlıyor. Özgür ruhlu bir adam olan Aziz’in protez bacak kullanması onu huzursuz ediyor. Bu huzursuzluk hali roman boyunca devam ediyor. Roman boyunca Aziz’in yaşlılık dönemine, protez bacağıyla ilgili sorunlara ve oğlunun babasının huzursuzluğunu dindirmek için çeşitli çareler aramasına tanık oluyoruz. Oğlu Aziz’i olduğu gibi, yargılamadan, onun sınırlarına ve isteklerine saygı duyarak kabul ediyor. Bu saygı duyma hali bağışlama kültürünün önemini hatırlatıyor bana. Geçmişi deşip kin gütmek insanı özgürleştirmiyor, iyi şeylerin yeşermesine izin vermiyor. Oysa kırgınlıklar olsa da sevginin egemen olduğu bir ilişki var baba-oğul arasında. Aziz’in hastalık süresince daha da derinleşen bir ilişkiyi gözlemliyoruz.

Romanda beni etkileyen iki anlatı oldu. Birincisi Aziz’in Güvenpark’ta yaşadığı olayda insanların umursamazlığına olan kırgınlığı, şaşkınlığı ve çaresizliği. Dayanışma üzerine düşünmeye itiyor beni. Kimseye ilişmeden yaşamak, hiçbir iyi eylemde bulunmamak bizi iyi insan yapmıyor. İkincisi ise oğlunun başından geçen bir olay için “sana da aldatılmak yakışırdı, boş ver, şikâyet etme” minvalindeki sözleri. Haksızlığa uğradığımızda aslında eksilen biz değil, bu haksızlığı yapan oluyor. Kendini “kazanmış” olarak addetse de temelde bireyciliği ve eşitsizliği, yani sonuç olarak “kötü” bir hayatı üretmiş oluyor. “İyi hayat” düşünden uzaklaşmış oluyor bir bakıma. “O şahıs her kimse, hırs atına binmiş gidiyor, düşmesi yakındır senin anlayacağın. Lakin düştüğünü fark eder mi, orasını bilemem” (s. 145) derken belki de buna işaret ediyor Aziz.

Kitabı okurken bu denli kendi bildiğini okuyan bir adamla evli olan kadının hikâyesini daha çok merak ettiğimi belirtmeliyim. Aralarındaki sevgi ilişkisi güzel anlatılmış, kadın eşinin hastalığı ile çok acı çekiyor ve bu sırada çok da güzel bakım işlerini yürütüyor. Zaten kadınlardan beklenen de bu bakım işini üstlenmesi değil mi? Belki kadın eşini tüm başına buyrukluğuna rağmen bağışlamış olabilir, ama aynı başına buyrukluğu kadın gösterseydi bu bağışlama kültürü işler miydi, emin değilim.

“Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” (s. 194) diyor kitapta yazar. Herkesin babasıyla kurduğu ilişki farklıdır elbette ancak bu cümle kitabın atmosferi dışında okunduğunda Türkiye için çok naif kalıyor. Babalarımız belki iyi insanlar ama en nihayetinde birer “erkek” çocuk olarak yetiştiriliyor. Bu yönleriyle ataerkil sistemin devamlılığını sağlayan özneler olarak çoğunlukla kız evlatlarının yaşamını denetliyor ve sınırlıyorlar. Yani babalar ayaklarımıza vurulmuş prangalar da olabiliyor bazen. Bu gerçekliği de göz ardı etmemek gerek. Bunlar da kitabı okurken zihnimi meşgul eden meseleler.

Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş

Everest Yayınları