Siz de onlardan mısınız? Hayata bir kenarından tutunmaya çalışırken, ne kadar zorlasa da kaderinden kurtulamayanlardan. Bir şeyleri hevesle isteyip, çabalarken, her seferinde hedefi ıskalamayı huy edinenlerden.  Geleceğe koşarken geçmişinden kurtulamayanlardan. Arka sokakları mekân edinip, ışıklı caddelerde dahi adımları kuytulara kayanlardan. Kocaman, iştah açıcı bir tepsiyle başkalarının önüne sunulanları yutkunarak seyrederken,  kırıntılarla yetinmeyi öğrenenlerden. Yaşamı inandıklarıyla anlam kazanacağına; katlandıklarıyla eksilenlerden. Toplumsal refahtan payına düşenle idare etmeyi bilse de haksızlığa uğradığında adaletin tecelli etmeyişine isyan edenlerden. Her çığlığı otoritenin en acımasız, en katı tarafıyla bastırılanlardan… Değilsinizdir, muhakkak. Ama hangimiz zaman zaman böyle hissetmedik?  İşte bundandır Joker’e olan aşinalığımız.

                Bizim
kuşak Joker’i Jack Nicholson’un canlandırdığı acımasız, dengesiz ama bir hayli
renkli karakteriyle tanıdı. Bu arada, “Dark Night” filminde Heath Ledger’in
kısacık yaşamına sığdırdığı, Batman karakterini dahi gölgede bırakan unutulmaz
Joker performansını da buraya not ederek, değerli aktörü anmış olalım.

Şiddete yatkın
tabiatıyla bilinen Joker, kendine ihanet edenlerle hesaplaşırken, arada masum
insanlara kıyacak kadar “kötü” olabiliyordu. Ancak eylemleri ardında hep bir
sebep aramamıza vesile olacak şekilde kurgulanmıştı. Toplumun zengin egemen
sınıfına karşıydı karşı olmasına da; 
ezilenlerin yanında olma şekli de onları sakat bırakıp, yerin altında
kendisi gibi yaşamaya zorlayacak kadar “tuhaf”tı. Batman tam teşekküllü uçan
arabası, ihtişamlı şatosu, şık kostümleri, hatta emrine amade uşağı ile
kahramanlık peşinde koşarken; anti-kahramanımız Joker daha çok toplumsal ve
sınıfsal mevzularla iştigal eden, sokaklardan gelmiş, hafiften akıl sağlığını
kaybetmiş,  “looser”* bir karakterdi. Bundandır
ki kendine toplumun alt kesimlerinden taraftar toplamakta hiç zorlanmıyordu. 

Filmimiz,
Gotham şehrinin uzak bir mahallesinde yaşamını sürdürmeye çalışan başarısız
komedyen Arthur Fleck’in hayatına odaklanıyor. İçine kapanık, ezik ve sorunlu
Fleck’i hangi koşulların toplumdan izole ettiğine, dönüştürdüğüne ve
nihayetinde efsanevi bir suçlu haline getirdiğine dair yapım, 776 milyon
Dolarlık gişe rakamı, 8,8/10 IMDB puanı ve –şimdilik– Venedik Film Festivalinde
aldığı Altın Aslan ödülü göz önüne alındığında oldukça başarılı psikolojik
gerilim. Yan rolleri efsanevileştirmesiyle meşhur aktör Joaquin
Phoenix,  gerek verdiği kilolar, gerek
Joker karakterini canlandırmadaki üstün ve ayrıksı performansıyla rolünün
hakkını fazlasıyla veriyor. 

Fleck’in
başına gelen onca şey, bunların sonucunda şirazesinden çıkarak dönüştüğü karakteri
neredeyse haklı kılacak şekilde ele alınmış. Kurmaca bir ortamda,  Gotham şehrinde geçmesine rağmen, filmin günümüz
toplumlarının aşina olduğu birçok konuyu sorgulayıcı yönü derinliğini
artırıyor. Diğer yandan genç seyircilerin kendini karakterle özleştirerek, anarşist
eğilimlerinin artacağına ilişkin endişeler de yok değil.  Bu yüzden film,  pek çok ülkede +18 yaş sınırlaması ile
gösterimde. Yönetmenin karanlık mekanları filmin ruhuna uygun şekilde
kullanımı, özellikle metro sahneleri çok etkileyici.  Anneyi oynayan Emmy ödüllü Frances Conroy ve
TV şovmeni rolünde Robert De Niro –beklendiği üzere– yan karakterlerde göz
dolduruyorlar.

“Eskiden hayatımın trajedi olduğunu düşünürdüm; aslında komediymiş”, repliği uzun zaman akıllarda kalacağa benzer. Sınıfsal farklılıklar, ötekileştirme, toplumsal eşitsizlikler gibi pek çok “ağır” konuyu ustalıkla işleyen film şimdiden sinema dünyasının “kült” yapımları arasına girdi bile. Filmin ikincisi için imzaların atıldığı ve başrolde yine Phoenix’in oynayacağı müjdesini de buradan paylaşalım. Her seyrettiğimizde klişe kavramlarla tanımlamakta zorlanacağımız bir karakter Joker.  Çünkü o iyi ya da kötü olmanın ötesinde,  “başka” biri.

*kaybeden

Joker

2019

Yönetmen: Todd Philips