Yokluk, yoksulluk, kayıp, ölüm ve daha nicesi dört bir yanımızı sardığında, ne yapacağımızı bilemez haldeyken ve kaybolmuşken geriye bizi ayakta tutacak tek bir şey kalıyor. Hepimizin kişisel sözlüğünde bulunmasının hem yaşama devam edebilmek için zorunlu hem de çok kıymetli olduğu o şey ise “dayanışma”. Tabii ki sözcüğün kerameti kendinden menkul değil. Gündelik ilişkilenmelerimizin her aşamasında dayanışmanın anlamını yeniden ve yeniden üretmemiz ve inşa etmemiz gerekiyor ki ayakta kalabilmenin yollarını bulalım. Benim kişisel sözlüğümde dayanışma emek verme, özen gösterme, birbirine tutunarak büyüme, birlikte güzelleşme, elinden tutma, tökezleyince tutup kaldırma, her derde şifa gibi anlamlara denk geliyor –eksiği vardır elbet–. Dayanışma benliklerimizi bireycilik ve bencillik üzerine temellendirmeye bir karşı çıkış ve bir varoluş biçimi aynı zamanda. Her türlü yokluk ve yoksunluğun esir aldığı dünyaya insan nasıl direnir ve iyi kalırın karşılığı…

Ahmet Büke’nin İnsan Kendine de İyi Gelir kitabı da işte bu yüzden çok kıymetli. Yokluk içinde insan nasıl birbirine tutunmaya ve yaşamaya devam edebilirin izleri var kitapta çokça. İnsana yalnız olmadığını hissettiriyor bu bakımdan, tüm olumsuzluklara rağmen halen iyi şeylerin mümkün olabileceğini gösterirken. Bazı yaşamların gözden çıkarılabilir olarak kodlandığı ve bazılarının diğerlerine kutsandığı bir yerde yaşamanın zorunlu bir direniş pratiği olduğunu hatırlatıyor Arap Hatçam Teyze karakteri: “İçinden diyorsun ki, yaşamalı mıyız? Evet, katırdikeni gibi tutunmamız lazım hayata. O bizi sırtından atmaya çalıştıkça, biz derisinin altına sızmalıyız. Bir sürü it uğursuz, hayâsız insan apışarasını açmış yellene yellene nefes alırken, biz teslim olamayız. Öleceksek bile, ölmemek için didinirken düşelim. Sakın bir daha kendini bıraktığını görmeyeyim” (s. 125).

Her şey sizi köşeye sıkıştırıyorsa sorunlarla mücadele etmenin yaratıcılıktan geçtiğine tanıklık ediyoruz kitap boyunca. Dayanışmanın temelini bu yaratıcı eylemlilik oluşturuyor ve hayat kurtarıyor Göbek Hayat Kurtarır öyküsünde olduğu gibi. “İnsan hayata dayanmakla da meşhurdur” (s. 88) diyor ya Kırk Yetim Serçe Doydu öyküsünde, işte o dayanmak tek başına değil bir aradalıkla mümkün oluyor hep. Böyle olunca cemre sadece toprağa, suya, havaya değil insanın hayatına da düşmüş oluyor bir nebze. Hiç tanımadığınız ve belki de size zarar vermek isteyenlerin aracısı olan birine de dayanışmayı sunmanın ve onu anlamanın güzelliği Bir Şerefiye Meselesi öyküsünde ortaya çıkıveriyor. “…Mutsuz insan evsiz gibidir” (s. 74) derken direnişçi babaanne karakteri sorgusuz sualsiz belediye çavuşu Semih’i misafir ediyor evinde. Ta ki kendisi “Ne mutsuzum ne de mutlu. Tam arada bir yer keşfettim” (s. 74) deyip kendi yoluna gidinceye kadar.

Öykülerin en güzel tarafı öyküdeki karakterlerin farklılıklarının öylece kabul edilmesi, olağan sayılması, hizaya getirilmeye çalışılmaması, önyargılar olmadan birbirinin hayatına dahil olunması. Bunu yaparken mizahın elden bırakılmaması… Ne diyordu Etgar Keret bir söyleşisinde, “Hayatı katlanılır kılmak için mizahı kullanmak zorundayız. Eğer hayat, sürekli yumruklar savuran bir şeyse, mizah elimizdeki boks eldivenlerinin yerine geçer.” İşte Ahmet Büke’nin İnsan Kendine de İyi Gelir kitabı tam da böyle bir anlayışla yoğruluyor ve okuyana zulüm, zorbalık ve daha birçok şey ile dalga geçip yoluna devam etme gücü veriyor.

Sonsöz niyetine: İnsan kendine iyi gelirse, başkalarına da iyi gelir; insan birbirine de iyi gelir. Farklılıklarımızla bir arada yaşayıp gitmek mümkün, yaşadıklarımız gerçek de olsa gerçeküstü de, tıpkı öykülerde olduğu gibi.

İnsan Kendine de İyi Gelir

Ahmet Büke

ON8 Kitap