Roger Crowley, denizci bir ailenin çocuğu olarak 1951 yılında dünyaya gelmiş bir İngiliz. Cambridge gibi prestijli bir okuldan mezun olur. Gençliğinin bir bölümünü Malta?da geçirir. Sonraki limanları önce Yunanistan, ardından Türkiye olur. İstanbul?da bir İngilizce öğretmenidir ama daha fazlasını yapar. İstanbul?u fethedip Ege?ye, sonra da yavaştan yavaştan Akdeniz?e inen Fatih?in izini sürer. Ve böylece, Muhteşem Süleyman ile Kaptan-ı Deryası Barbaros ile tanışır.

Akdeniz?in herhangi bir kıyısında yaşayıp da Akdeniz ruhundan etkilenmeyen biri var mıdır bilmiyorum ama bu ruhun içinde benim gibiler için bir de tarih, korsanlar, kalyonlar, kürekli kadırgalar var. Akdeniz?de o dönem rüzgârlar ve dalgalarla yarışan dört oyuncu vardır. Ruhlarının Akdeniz üzerinde hâlâ gezindiğini düşündüğüm dört ana karakter.

Karl ile Doria ve Süleyman ile Barbaros
Crowley, tarihin tozlu raflarına böyle yelken açar. Ufukta bir kitap vardır.

İmparatorların Denizi Akdeniz
?Yolculuklara tehlike eşlik ediyordu; aklı başında hiçbir insan, ruhunu Tanrı?ya emanet etmeden rıhtıma uzanan sürme iskeleye adım bile atmazdı. Akdeniz bir sorunlar deniziydi. Ve 1453?ten sonra bir dünya savaşının merkezini oluşturdu.?

Böyle başlıyor anlatmaya Crowley, çağın iki ağır sıkleti olan Osmanlı Türkleri ile İspanya?daki Habsburg Hanedanlığı?nın bayrağını yükseltip ölümüne savaştığı, en tepe noktası olacaktır o dönem. Ve sonuç imparatorlukların geleceğini şekillendirecektir.

?Denilebilir ki,? diyor yazarımız, ?Herşey bir mektupla başladı.?
Hangi mektup?
Ya sonraki mektup?
Restleşme.
İki taraf da kalyonlarını sürer denize ve tabii amirallerini de.
Akdeniz görüp göreceği en müthiş satranç oyununa sahne olur, tanık olur.
Neredeyse 60 yıl süren bu oyunu ve oyunun kahramanlarını anlatır Crowley.

La Valette, Malta sıcağı ile yanan bir yaz günü şahiniyle avdan dönerken kalbine yenik düşer. Yavuz Selim için derler ki, öyle sarhoştur ki hamamda ayağı kayıp düşmüş ve ölmüştür. Sokullu hançerlenir. Uluç Ali, kim bilir belki de en şanslısıdır; güzel bir köle kızın kollarında hayata veda eder. Venedikli savaşçı Bragadin, doğduğu kentte bulunan St. John ve St. Paul kiliselerindeki canlı bir fresk ile ölümsüzlüğe kavuşturulur. Savaştan hemen önce gemisinin güvertesinde dans eden Lepanto, düşleri yok olmuş bir hâlde, o güvertede tifüse yenik düşer.

Barbaros, Boğaz kıyısında Karadeniz?e açılmak üzere geçen tankerleri seyredebileceği hoş bir türbede yatıyor. Turgut Reis?in adı Bodrum?da bir limana verilmiştir. Calabria?daki Le Castelle halkı, kırgınlıkları unutalı çok olmuştur ve Uluç Ali Reis?in anıtını diker deniz gören bir noktaya.

Muhteşem Süleyman ise Haliç?e ve tersaneye yukarıdan bakan bir anıt mezarda yatar.
Hepsinin anısı Akdeniz kıyılarına saçılmıştır işte.

Askerleri kıyılara boşaltan, akınlar düzenleyerek davulların gümbürtüsü ve savaş borularının çığlıkları arasında kapışarak tüm bunların yaşanmasına aracılık eden kalyonlardan geriye müzelerde tek tük rastlanan savaş ganimetlerinden öteye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır, diyebilir miyiz bilmem.

Üstüne Allah?ın adlarının Arap alfabesiyle ya da Hıristiyan Tanrısı?nın adı Latince yazılı birkaç soluk sancaktan da söz etmiyorum tabii.

Evet, evet? Geri kalan her şey, deniz tarafından gemilerle birlikte teslim alınmıştır?

Ama bize müthiş zenginlikte bir Akdeniz ruhu bırakarak? Tutkularıyla, hırslarıyla, aşklarıyla, zekâlarıyla, cesaretleriyle, söz söyleme sanatındaki o üstün yetenekleriyle heyecan verici bir tarihin ruhunda Akdeniz?i yeniden keşfedin, yeniden koklayın.

İmparatorların Denizi Akdeniz
Roger Crowley
Çeviren: Cihat Taşçıoğlu
April Yayıncılık