O güvercinler bizlerle yaşamaya alıştı, biraz ürkek de olsa bir arada yaşamamız gerektiğini bize anlatmak için çok mücadele ettiler. Bu mücadele en başta varoluş mücadelesiydi, kendilerini var etmek için başladı ve birlikte varoluşumuzun gerekliliğine kadar ulaştı. Bizler her geçen gün karanlığımıza yeni karanlıklar eklerken, yaşanan gerçekler karşısında gözlerimizi kapatırken, onlar her yerde birbirlerini ve de bizi kavuşturmaya, yaşamaya yaşatmaya çalışıyorlardı.

Hrant Dink?in hayat hikâyesini okuduğumuzda aslında ülkemize ait bilmediğimiz, yalan yanlış bilgilerle öğrendiğimiz birçok olayın, gerçek yaşamöyküleri üzerinden yüzümüze çarpıldığını hissederiz. İster istemez bu gerçeği, böylesine acı bir sonra biten bir hayatın bize öğretmesi bizi biraz da utandırır. Bu utanç, bugüne kadar beslediğimiz önyargıları açığa çıkaran bir utançtır; bu utanç, ülkemiz dediğimiz bu topraklar üzerinde yaşananlara ve insanların yaşamlarına olan bilgisizliğimizin dışa vurduğu bir utançtır. Bu utanç, karanlığımızın nasıl her geçen gün bizi daha da kör ettiğini ortaya çıkaran bir utançtır.

Hrant?ın yaşamöyküsü en başından sonuna kadar tamamen ülkemizin ve bizim gerçeklerimizle örülü olarak ilerliyor. Sadece bu ülkede doğmuş, büyümüş bir Ermeni aydın olarak değil; ülkemizde yaşanan tüm azınlıkların ve ötekileştirilmiş, yok sayılmış insanların öyküsünü sunuyor. Bu öyküde kendi kimliğini arayan insanlar olduğu kadar kendi kimliğini arayan bir ülke de var. Bu iki arayış işte bu karanlık öyküleri tekrar tekrar yaşamamızı sağlamış durumda. Kendine kimlik arayan bu ülke her geçen gün kendi gerçeğinden uzaklaşırken, kendi kimliğini arayan insanlara daha çok acı vermeye devam ediyor.

Kitapta Hrant ve ailesi öznelinde tüm azınlıkların sorunlarına ışık tutulurken, aynı zamanda ülke tarihi de ortaya çıkarılmış oluyor. Bu tarihte bir yandan yokluk, yoksulluk bir yandan yok sayılmanın verdiği bir varoluş mücadelesi var. Hrant?ın mücadelesi önce kendisi ve ailesi için daha çocuk yaşlarda başlıyor; sonra bu mücadele çevresindeki herkesi sarıp kucaklamaya başlıyor. Her türlü ezilmişliği, dışlanmışlığı, kayboluşu kendi göğsüne alıp yollara düşüyor? Bu yolculuk Odesseus?un yolculuğu gibi insandan insana, kalpten kalbe dokunabildiği ne varsa dokunarak ilerliyor. Bu yolculukta yok saydığımız bizimle olmasını istemediğimiz tüm duyguları, değerleri açığa çıkarıyor Hrant. İnsanların bir arada kardeşçe yaşama ideallerine dokunuyor, insanların ayrılan değil, birleştiren özelliklerine dokunuyor; bunu yatılı okulda yokluk içinde okuyan bir ağabey olarak da yapıyor, gazeteci olarak yazdığı yazılarla da? Kimseyi aşağılamamışken, aşağılama suçuyla yargılanırken de aynı ideallere dokunmaya devam ediyor. Onun bu hali nerede nasıl sonuçlanacağını bilemediği bu yolculukta, evrensel insani değerlerle ve bu değerlerden başka silah kullanmadan yapılan bir savaş halidir.

Biyografi okumak, bir başka hayatı tanımak değildir sadece, başka hayatlarla birlikte kendini de tanımak, sorgulamaktır. Hrant?ın hayatını okurken bu sorgulamaları daha çok yapmak zorunda kalıyoruz. Onu yok eden kurşun bir sürü duygunun, düşüncenin bir sonucu çünkü. Bu tetik bir tek el tarafından çekilmedi maalesef, o kurşunun arkasında yıllarca insanların bilincine kazınan duygular, düşünceler var. O tetikte daha bir sürü el var.

Bu biyografiyi okuduktan sonra bize düşen, daha çok güvercinin ölmesini engellemek ve o güvercinlerle birlikte yaşayabilmektir. Artık ellerimizi tetiklerden çekip güvercinlere kalbimizi açabilmektir.

Hrant

Tûba Çandar

Everest Yayınları