“cennete bir merdiven satın alamayan kız

eski bir romantik gibi kırılabilir hepimize,

her şeyin hiçbir şeye dönüşmesine kırılabilir

‘piçlik’ ve ‘hiçlik’ arasındaki rastlantıya

içindeki şiirin ölümü gibi uzanabilir[1]

Romantik bir gerçekçi o. Naif bir karamsar. Bedbaht bir âşık ama iflah olmaz bir savaşçı. Suat Derviş. İlk olarak 1935’te, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen romanı Hiç (Suat Derviş, İthaki Yayınları, 2013, İstanbul) bize kırık bir aşk öyküsü gibi göz kırpıyor önce. Çocukluğundan bu yana sevgisinin akıtacak kanalı; sevme arzusunu yatıştıracak “nesneyi” bulamamış; sevememiş bir kadındır, kahramanımız Seza. (Bu arada, seza; uygun, yaraşır, bir şeye değer demek – aklımızda bulunsun.) Sevme olanağına kavuşunca (belki de kavuştuğunu sanınca) ne yapacağını, o kocaman yüreği nasıl, nereye sığdıracağını şaşıran bir kadın. Sevgisini ne kendine ne sevgilisine kabul ettiren; sevgiyi ne akılla ne budala âşık oyunlarıyla aklayabilen bir kadın. Sevgilisinden çok, tam da sevgisinin bu akıl almaz, hesaba sığmaz yönüne bağlanmış; kendi taşkın sevgisiyle sarhoş olmuş bir kadın. Ama iyi bilinir ki tıka basa dolu bir yürek –oylumu haddinden fazla şişmiş her kap gibi– boş görünür; boşluk hissi yaratır: Hiçtir.

“Her şey bir sabun köpüğü gibidir. Solmaya, ölmeye, yok olmaya mahkûmdur. (…) Hayat bir kuruluşun değil, bir yıkılışın ifadesidir. Neye dayanacaksınız? Neye tutunacaksınız? Her şey yıkılıyor. Elinizi etrafta bir destek bulmak, bir hakikat bulmak için nafile sallamayınız. Ortada hiç… hiç… hiçbir şey yoktur.”

Ancak romanın ikinci yarısında bu hiçlik aralanır; sevginin başka bir yüzü çıkar bulutların arasından. Elbet yazarımız güneşli bir günün ılık sevgisini müjdelemez bize. Derviş’in satırlarında sevgi her zaman bir tehlike konusudur; insanın avucuna bir an için konan kelebeğin ölümüdür. (Sormak gerek: “Yalnızca Derviş’in satırlarında mı yaşamın ta kendisinde mi?”) Ve artık daha gerçektir Derviş’in sesi; bir kadın, bir anne konuşmaktadır. Acı ve sevgi ete kemiğe bürünmüştür; hiçlik kendini acı ve kayıpla her şey haline getirmiştir.

Yaşam, sevgi ve ölüm arasında mekik dokur; her şey ve hiçlik birbirinin içine geçer. Elde kalan nedir? Bu diyalektiğin ta kendisidir; hüzün ve umut. Akış ve unutuş.

“Cesedi kaldırmışlar, ahali dağılmış. Şoförü götürmüşler.

Cadde tabii halinde.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi.”      

Hiç

Suat Derviş

İthaki Yayınları


[1] Haydar Ergülen, “Black & White, Şu Mahalle Barı” adlı şiirinden.