Kendime şu soruyu sorduğum zamanları hatırlıyorum: “Bir tercih yapman gerekse kör olmayı mı seçerdin; sağır olmayı mı?”. Fakat aklıma hiç gelmemişti iki engele birden sahip olunabileceği. Helen Keller’ın hikâyesi benim aklıma bile gelmeyenin birinin başına nasıl geldiğini; daha da önemlisi bununla nasıl baş edip dünyayı keşfettiğini gösterdi. Öyle ki kitabın geride bıraktığı mücadele ruhuyla örtüşen bir yayın evinden, yani “Kuraldışı”ndan çıkması ve mottosunun da “İnsan kurallara sığmaz!” oluşu ayrı bir manidar… Kitap üstüne hiçbir şey söylemeyi gerektirmeyecek kadar büyüleyici… Ya da her satırı başka  bir alt metin oluşturacak kadar ayrıntılı… Benim gözüme takılan; içimi burkan; hayata karşı dik durmak gerektiği konusunda motive eden ve empati kurmak için çaba gösterdiğim birkaç nokta var ki…

Helen’in çocukluğunda çok bariz olarak görülen; duygu yönetimini ve iletişimi engelleyen durum engellenme-saldırganlık kuramıyla açıklanabilecek bir durum gibi görünüyor. Normal koşullarda dış bir güç tarafından oluşturulan engel durumlarından örneklerle açıklanan bu kuram, Helen açısından bakıldığında hayatının tamamına yayılmış bir engelin olması sebebiyle saldırganlığın bir tepki olarak değil davranış kalıbı olarak yerleşmesini doğal kılıyor.   Ailesine -özellikle kardeşine-, dadısına, oyuncaklarına, çevresine karşı geliştirdiği tutum hayatının merkezinde olan engel durumuyla açıklanabilir. Öyle ki kendini ifade etmenin “normal” şeklini yaşayamadığı için ve daha da önemlisi diğerlerinin bu şekilde iletişime geçmediklerinin ayrımına vardığı için saldırganlığın ayyuka çıkması doğal görünüyor. Fakat Helen’in içinden çıkılmaz gibi görünen karanlık dünyasını bir ton daha koyultmaktan öteye de geçemiyor. Bayan Sullivan da en başta bunu sağlayabilmek için Helen’in hayatına giriyor.

Helen’in kardeşinin dünyaya gelmesine verdiği tepkiye bakmak gerekirse kardeş kıskançlığını çok bariz görebiliyoruz. Herhangi bir engel durumu olmaksızın da kardeş kıskançlığının yaşanması beklenen bir süreç olduğunu biliyoruz. Bu noktada Helen’in bunu şu şekilde açıklaması dikkat çeken bir nokta gibi görünüyor:

“Yapayalnız karanlıklarda büyürken kişi, sevgi dolu sözcüklerden ve hareketlerden; şefkat dolu hislerden ve dostluktan yoksun oluyor.”.

Bu noktada görüyoruz ki normalde beklenen bir süreç olan kardeş kıskançlığı, ebeveyni paylaşmak istememe gibi durumların bile kişinin kendi tarafından engeline atfedilmesi söz konusu. Helen de olduğu gibi bu kişinin kendine yaptığı ya da çevresi tarafından yapılan bu tür genellemeler olabiliyor. Ya hep ya hiç tarzı düşüncelerin silueti gibi görünen bu tür yaftalamalar aslında soyut birer engel gibi geliyor bana.

Helen’in bez bebekle özdeşim kurması da ayrıca ilgimi çeken bölümlerden biri.

Teyzem bana havludan büyük bir bebek yapmıştı. Bu şekilsiz, gözü, ağzı, kulağı olmayan bebek komik bir şeydi –hiç kimse, hatta bir çocuğun geniş hayal gücü bile onu bir şeye benzetemezdi. İşin ilginç yanı beni en fazla rahatsız edici yanı, gözlerinin olmayışıydı. Herkese bunu gösteriyordum ama kimse bebeğe göz eklemeyi akıl edemiyordu.”

Bir çocuğun hayal gücünün bile bir şeye benzetemeyeceği bir bebeğin birçok organı eksikken gözlerinin olmamasından duyduğu rahatsızlığın kendiyle özdeşim kurmaktan geçtiğini düşündürttü bana. Ardından ona boncuktan birer göz yapınca da aralarındaki bağ kayboldu ve bebek tüm büyüsünü yitirdi.

Helen’in dünyayı keşfetme şekline baktığımızda bunu parmak uçlarıyla, dokunarak yaptığını görüyoruz. Yani keşfi tamamen somut dünyadan besleniyor. “Peki ya onca soyut kavram?” diye düşünürken ben Helen’in “Sevgi nedir?” diye soruyor. Elle tutulamayan bir kavramın anlamını kavramanın güçlüğü Helen için daha da zor bir hal alıyor. Ancak bunların anlaşılmasının yine bizim onu ete kemiğe bürüme yaratıcılığımıza bağlı olduğunu da yine Helen sayesinde görüyoruz. Öyle ki matematik gibi soyut bir alanın öğreniminin nasıl yapılacağı sorusuna karşılıksa Montessori Helen’in imdadına yetişiyor. Sayılar boncuklarla, geometrik şekiller yine dokunulacak materyallerle hayat buluyor ki Helen zihninde öyle bir dünya yaratabilsin. Bu noktada çocuğun gerek fiziksel gerekse zihinsel gelişimine ya da özel gereksinimine uygun materyaller yoluyla eğitim vermenin önemi bir kez daha vurgulanmış oluyor. Bunun yanı sıra hayatı öğrenmesi için hayatın önüne, parmak uçlarına serilmesi gereken bir insan için sürekli “ders” formatında bir ilerlemenin sıkıcı olacağını da düşünmek gerek. Bu noktada öğrenim metodlarının ötesine geçmek gerekiyor. Kelime öğrenmek yerine “cümle tamamlama” oyunu oynamak; doğayı anlatmak yerine doğanın içine girmek öğrenmeyi kalıcı kılan şeyler.

Tüm bunların yanında en dikkat çekici ayrıntılardan birisi bence Perkins Enstitüsü’ne gittiğinde Helen’in ifade ettikleri. İnsanın her şeyden önce “ait hissetme” ihtiyacının olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikte. Normal olduğunu bilme, görme, hissetme ihtiyacı; karanlık dünyada tek başınalık hissini yok edecek insanlarla bir araya gelmek hele de engelli bir birey için büyük önem taşıyor. “Kendimi evimde hissettim.” demesi tüm bunları bir cümlede özetliyor.

Kitap bittiğinde öncelikle düşündüğüm şey Helen Keller’ın azmini takdir etmem gerektiğiydi. Sonrasında kendi hayatıma dönüp baktım ve ister istemez bir karşılaştırmaya girdim. Baş etmesi güç gelen şeylerin basitliğiyse gülünç geldi.

Her Şey Su ile Başladı

Helen Keller

Kuraldışı Yayınları