Hayat ne kadar komplike, acı ve sevinç aynı bedende, aynı olayda, aynı günde, aynı dakikada tezahür edebiliyor. Oyunlar dönüyor, oyuncular değişiyor, ama değişmeyen şu ki hayat hep bizimle oynaşıyor. Dün ki sevinçler bugünkü acımız, bugünkü ümitler, yarınki hayal kırıklıklarımız oluveriyor. Yaşam kadar yakın ölüm, kimi zaman dört tekerin üstünde bir masada üzerinde bembeyaz bir örtüyle yanımızdan geçer gider, kimi dört tekerin içinde bir metal yığınında siz yanından geçersiniz, kimi ne gider ne gelir yanı başınızda durur ve başbaşa kalırsınız, kimi de başınıza gelir de onu söylemiyorum, zaten gelmişse gitmişsinizdir, bunu okumanıza gerek yoktur.

Korktuğumuz, o canavar diye adlandırdığımız hayvanlar birbirlerini öldürürken amaçları hayatlarını idame ettirmek, temel ihtiyaçlarını karşılamaktır. Ama insanların birbirini öldürürken amaçları hayatlarını devam ettirmek değil, hayattan daha fazla pay almaktır. Kimilerine fazla gittiğini düşündüğü paya el koyma, yani paylaşmamaları için hesaplaşmadır.

Shakespeare bu trajediyle başladığı Hamlet?te eşsiz üslubuyla ne çok şey anlatıyor. İnsanlığa öyle güzel seslenmiş ki beş yüz sene öncesinden hâlâ sesi yankılanıyor. İhanetin, oyunların kol gezdiği bu eserde herkesin sadık olmaya çalıştığı tek şey kendi kendine verdiği sözler ve amaçlar (iyi ya da kötü). Kralların kral olmadığı, ölümlerin ölümden ibaret olmadığı başyapıtta asalet hem göklerde hem de yerlerde.

Sadakat, ihanet, aşk, ölüm, yani hayata dair ne varsa hepsi içinde, tabii çok da içimizden değil yaşananlar, ama kimse de diyemez ki tamamen dışımızda. Herkesin içinde olabilecekler, dışında bir şey yok esasında, yani dışımızdakilerin içi ama içimizdekilerin de en dışı. Neyse çok da dışına çıkmadan, izlemenin tadı başka tabii, okumak da damağınızda olmasa da dimağınızda hoş bir tat bırakacaktır. Shakespeare eserlerinden birini tatmadan sakın ha bu dünyadan göçmeyin…

Hamlet

William Shakespeare

Lacivert Yayıncılık