Enis Batur’la lise yıllarında tanıştım. Cumhuriyet Kitap eklerinden okuyup kesiyordum köşesini. Okulun hemen yanında gazete ve dergileri güncel tutmaya çalışan bayi ve onun sahibi güzel insan Hakan abi vardı. Ondan alırdım hep dergi ve gazeteleri. Onun sayesinde tanıdım bütün süreli yayınları. İri yarı, sakallı, küçük gözlüğüyle  sevecen,  babacan bir adamdı.

Enis Batur benim için biraz Hakan abidir. Beni farklı, değişik bir dünyayla tanıştırdı. Önce kitap eklerinde, sonra dergilerde, sonra da kitaplarında kovaladım onu.  Yolcu?da, Pervasız Pertavsız‘da, Noksan‘da, Başkalaşımlar‘da, Doğu Batı Divanı‘nda. Ama ilk  olarak Koma Provaları‘nda okudum onu. Gövde’m takip etti Koma Provaları?nı. Koma Provaları?nda, yeni tattığım lezzetli bir yemekten küçük bir tabak vardı sanki. Neyse ki yemekleri boldu Enis Batur’un. Her kitabı başka bir yemek başka bir içecekti.  İçince insanı rahatlatan  içeceklerden.
Neden erkek çocuklar ağlamamalı ve kız çocuk otururken  bacaklarını bitiştirmelidir?  Gövde’m ile karşılaşınca unuttuğum bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi bir hal hissettim üzerimde. Ya da görüp de ayırdına varamadığım şeylerin parlaklığını duydum. Tiklerden, bakışlardan, uzuvlardan, davranışlardan bir tarih. Dil dışı bir dil. Dilsizliğin dili: beden. Bakışların ve hareketlerin dili.  Bu çok eskiyi anlatan anlatı karşısında dilim tutulur, ne zaman baksam metinlere zihnim dans eder adeta. Batur daha çok el üzerinde durmuş. Kitabın geneline el anlatımları hâkim. Bakışlardan, gözlerden metin yok. Gözyaşı var:

“gözyaşı, içimizdeki kumbarada bekler. Akıtsak, kurutsak, tutsak bir: Bir tür özümüzdür. Ademoğlu gökyüzü gibidir, tür tür bulutlar geçer içinden. Büyük yağmurlar geniş çölleri tutar. Kimse yokken, sessiz ve derin bir sağanak geçer koyaklarımızdan. Hiç ağlamayan insanlar vardır: Onların içini sarkıtlar dikitler kaplar.”

Necip Fazıl?dan, İtalo Calvino?dan, Vladimir Jankelevitch’den ve daha birçok isimden bahsediyor, alıntılar yapıyor, anekdotlar aktarıyor Enis Batur. Tanıdıkça, okudukça daha çok biliyorum Enis Batur’u. Jankelevitch’in Ölüm Üzerine Düşünceler‘ini bir kaç ay önce okudum. İsmi Gövde?m‘den kalma idi. Dilin dışında olan şeyler sihirli gibi. Görselin dilini yaratmak ya da duyguların dilini yaratmak eksik kalıyor bir yerde. Tatmin etmemenin yanı sıra dillendirilenin  dışına çıkıyor dillendirilmeye çalışılan şey. Tasavvuftaki pervane ile mum ateşi ilişkisine benziyor. Mum alevi ile pervanenin imkânsız aşkı. Yaklaştıkça sönmeye yüz tutan, uzaklaştıkça yanan bir ateş.

İnsanın bilinmeyen başlangıcı. Hatırlanmamış, hatırlanamayan bir başlangıç. Hafızamız doğumumuzun başladığının işareti. Erken doğanlarımız olduğu kadar hiç doğmamış olanlarımız da var. Bedenen insana bürünmeye anne karnında başlanır. Doğduktan sonra gövde üzerine uyumlanmaya koşullandırılmış bir yaşam başlar.

Gövde?m, okuduğum özel kitaplardan biri.  Katılaşmış anlamın dışında jöle kıvamında bir mekân. Yontup düşlerinize katabileceğiniz bir gerçeklik alanı.

Yazıyı kitaptan güzel bir alıntıyla bitireyim:

“meni
beni
seni

alırken terkeden ok. Menzil uzun. Hedef alacakaranlık. Hayat birazdan başlayabilir orada — kün! Cim karnında noktaya giden su, kendi deltasını arıyor. Gövdeler birinci derece deprem bölgesi.”

Gövde?m

Enis Batur

Sel Yayıncılık