Hasan Ali Toptaş’ı Kuşlar Yasına Gider romanıyla tanıdım. Ancak neden kendisine “Doğunun Kafkası” dediklerini “Gölgesizler” romanını okuyunca anladım. Romanın kendini ispata ihtiyacı yok. Zaten yazar bu romanıyla 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nün sahibi olmuş. Ancak işlevi ile hem Türk romanını üst seviyeye taşımış hem de arka kapaktan da anlaşılacağı üzere ününü ülke dışına taşmış. Ve romanın bir de film uyarlaması var. Hatta müziği de Candan Erçetin’e ait. Kitabı okumadan izlemek biraz anlamsız kaçabilir. Önce kitabı okuyun derim.

Kitaba gelince; roman bir üst kurgu türünde yazılmış. Dolayısıyla okuyucuyu pek çok sorgulamalara iten, zaman-mekan, varlık-yokluk gibi kavramlar üzerinde düşündüren harika bir roman. Öyle zekice bir kurgusu var ki bir süre sonra olacakları tahmin etmek imkansız hale geliyor ve sürekli merak içinde sayfaları kovalıyorsunuz.
Buradan sonra yazacaklarım spoiler içerir. Okumamış olanlar varsa yoruma devam etmesinler.

Romanın bir çok kahramanı olmasına rağmen aslında iki baş kahramanı var: Biri zaman diğeri yokluk kavramı. Ben kendimce okumaya başladığım andan itibaren romanı ikiye ayırdım. Şehir ve köy arasındaki geçişler, berber dükkanındaki aynanın arkasına geçmeye ya da camdan seyredilen bir manzaranın içine girmeye benziyor. Yazarın yazdığı ve yazdıklarına dışardan baktığı karakterleri seyrettiği anlar, bir gölge oyunu misali sahneye ekleyip çıkardığı karakterler şahane bir kurgunun eseri. Toplum bilinci yanında coğrafyasına yabancı olmayan sosyolojik saptamalar, taşranın otorite karşısındaki yokluk halleri, gölgesiz yaşamlar, varlığından bihaber yaşamlar muhteşem kelime dizgileri ile bezenmiş satırlar sayfalar zaten sizi alıp gidiyor. Yanı sıra bireysel anlamda da karakterlerin kendi hayatlarında yok oluşları, yok olmayı seçme yöntemleri de okuyucunun varlık ve yokluk kavramını sorgulamasına sebep oluyor. Berberin aynası üzerinde karakalem çizilmiş güvercin, kaçırılan kız Güvercin ile ilişkilendirilmiş. Muhtarın kelime bile dudakta iz bırakır demesi ile Cennet’in Oğlu’nun “Kar neden yağar kaar?” sorusu yine ustaca ilişkilendirilmiş. Gölgenin varlık belirtisi olduğu gibi karda bırakılan izler de başka bir varlık belirtisi olarak yerleştirilmiş.

Son sayfa ise gerçekten çarpıcı bir vuruş. Olağan yaşamlar yanına olağan dışı olaylar da eklenerek soyutlaştırılmış bu anlatım tarzı, okuyucuyu bu döngüsel romanın içindeki kelimelere kurguya, satırlara, sayfalara, tekrar tekrar anlam yüklemeye zorluyor. Bunun sebebi ise okuyucunun romana karakter ve olay örgüsü bazında değil de kavramsal açıdan, sahnenin bütününü görerek bakmasını sağlamak. Berberin aynasından bakar gibi, aynanın yansımasını görmek ile aynanın arkasını görmek gibi.

Yani demem o ki; ben şahsen kendimi bir hayli sorguladım. Bir de siz okuyun bakalım neler çıkacak.

Kitapta altını çizdiğim bazı satırlar:

Demek, demiş; yaşadıklarımın hepsi bir oyundu. Demek, insan ne yapsa bir oyunun içinde.

Herkesin bir yoku vardı köyde, herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyorlardı insanlar gibi, kahveye oturup çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı.

Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.

Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor… Yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından.

Düş gibi bir şey yani… Koşarşın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın uzandıkça da kolların uzar babam uzar… Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu…

Muhtar avluyu taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.

Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm, üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi.

Devletti bu usandırmaya gelmezdi; sonra devlet her zaman on beş yaşında olurdu, canını sıkıp da bir kere küstürdün mü artık dönüp yüzüne bakmazdı.

Gölgesizler

Hasan Ali Toptaş

Everest Yayınları