Konuşmaya doyamadığım bir arkadaşım gibiydi Gölge Hırsızı. Öyle sade bir anlatımla merak uyandırıp insanı çevreliyor ki Marc Levy, tüm kitabı bir çırpıda okumaya itiyor..

Başlangıçta bir çocuğun kaleminden okuduğunuz hikâye, sonraları yetişkin olmuş bir tıp öğrencisinin kaleminden dökülüyor. Aşkı da, dostluğu da, hayatı da anlatan bu kitap, en çok anne-oğul ilişkisini konu ediyor.

Gölgelerle konuşabildiğini ve istemeden de olsa başkalarının gölgelerini çalabildiğini fark eden ilkokul öğrencisi bir çocuk, insanların mutsuzluklarını hissedebilme yeteneğini fark etmesi üzerine herkese yardım ederek gölgelerle konuşmaktan rahatsız olmamaya başlıyor.

Yıllar içerisinde gölgeler ile iletişimi kopuyor, ancak anıları peşini hiç bırakmıyor. Hep içinde olan yarım kalmış çocukluk aşkının da etkisiyle bir türlü adını koyamadığı, yanındayken bile yalnız olduğu ilişkisini bitirerek çocukluk aşkının peşinden koşuyor.

Kitapta açıkta kalan bir nokta vardı bana göre. Çocukken, annesiyle kendisini terk eden babasının, bir cumartesi günü randevusuna gelmemesi üzerine ?Bir yetişkin olacağım güne kadar da babamı bir daha görmeyecektim? diyor. Ama yetişkin olduğu yıllarda babasıyla herhangi bir görüşmesi olmuyor. Hem de kitabın sonunda öğrendiği sırra rağmen babasıyla herhangi bir iletişime geçmiyor. Evi terk etmesinde kendisini suçlu gördüğü çocukluk yıllarından itibaren, hayatında önemli bir eksiklik oluşturan babasını görmek için bir adım atmıyor. Bu durum da bende hikâyede bir şey eksik kalmış duygusu yaratıyor.

Yine de Gölge Hırsızı ile ilk olarak okuduğum ve şiir gibi cümlelerini çok sevdiğim Marc Levy’nin tüm kitaplarını okumaya karar veriyorum..

Gölge Hırsızı

Marc Levy

Çeviren: Ayça Sezen

Can Yayınları