Edward Bellamy, 1888 yılında yaşarken 20. yüzyılın tasvirini yapmıştır bu romanında, fakat -istemeden de olsa-  21. yüzyılın sorunlarına ışık tutmuştur aslında, John West karakteri aracılığıyla. Yarattığı sosyalist toplum içinde düşüncelerini büyütmüş, olgunlaştırmış ve -belli bir düzene alıştırılmış- bir insanı hayal bile edemeyeceği bir döneme götürmüştür. “Başka bir dünya mümkün” düşüncesini romanın her anında okuyucunun aklına kazırken, verdiği çarpıcı örneklerle de okuyucuyu şaşırtıp 21. yüzyıldan soğutur, okuyucunun umutsuzluğa kapılmasına neden olur, roman aralarında.

Romandaki kahramanımız John West, Boston’da yaşayan yüksek gelirli ve o döneme ait her birey gibi kendini kapitalist düzenin azgın sularına kaptırmış biridir. John West hemen romanın başında en can alıcı benzetmesini yapar. Ona göre 19. yüzyıl (ya da 21. yüzyıl ne fark eder?) toplumu, büyük bir arabaya benzemektedir. Bu arabanın sürücüsü açlık, arabayı itmeye çalışan büyük insan kitleleri dar gelirli vatandaşlardır. Tabii ki bu arabada yolcular da bulunmaktadır ve bu durum arabanın yol almasını zorlaştırmaktadır. Elbette bu dönemdeki her bireyin amacı, yolcuların yaptığı gibi bu “oturma yerlerinden” birini ele geçirmek ve bu yerleri çocuklarına devretmektir.

John West bir gün hipnozla uyutulur, çünkü başka türlü uyuyamaktadır. Uyandığında 20. yüzyıl dünyasına gözlerini açar. Yine Boston şehrinde, Leete ailesinin evinde 20. yüzyılı anlamaya, tanımaya çalışır ve kendi dönemiyle kıyaslamaya başlar. Onun sorularına aile reisi Dr. Leete cevap bulur. Bize maalesef ütopik olarak görünen bu düzen John West’i çok etkilemiştir. Rekabetin değil, işbirliğinin geçerli olduğu bu dönemde, -alışveriş bugünkü gibi zaman öldürme ya da mutsuzluk giderme aracı olmaktan çıkmış, sadece ihtiyaçların en verimli şekilde karşılanması işine dönüşmüştür-. Bu yüzyılda insanlar 21 yaşına kadar “eşit düzende eğitilme zorunluluğuna” tabidirler ve sadece 45 yaşına kadar çalışabilirler. “Kişilerin hizmetleri süresince bireysel anlamda tatmin olmaları, kendilerine uygun bir işte çalışmalarına bağlıdır.” İşte bu cümleleriyle okuyucuyu tatlı bir rüyanın içinde dolaştırır John West.

Bu ütopik dünyada satma ya da satın alma yoktur. Ulus tüm ürünlerin üreticisi ve dağıtıcısı konumundadır. Para diye birşey söz konusu değildir. Her bireye, bugünkü kullanımından çok daha farklı olan bir “kredi kartı” verilmiştir ve bu birey payına düşen kredi miktarına göre harcamalarını bu kart ile gerçekleştirir. “Senin gereksinimin benim fırsatımdır” düşüncesine yer yoktur. Müşterek refah amaçtır.

Bellamy, romanında 20. yüzyılın ütopik dünyasını anlatmaya çalışır okurlarına, fakat okur anlayacaktır ki Bellamy’nin yaşadığı 19. yüzyıl ile 21. yüzyıl arasında hiçbir fark yoktur, hatta işler daha da kötüye gitmiştir. “Ne yiyip, ne içeceğiz?” sorusunu sormaktansa, “Ne yiyip ne içeceğim?” sorusunu soran bir toplum yaratılmıştır. Okuyucu yaşadığı dünyanın acayiplikleri içinde kaybolup bazı karmaşık konular üzerinde kafa yormaya çalışırken bir süre sonra kendini zavallı ve çaresiz hisseder. Kendini o anda bulunduğu dönemden, yaşadığı toplumdan soyutlamak isterken Bellamy, “Koca bir bataklığın içinde kendini bir parfüm şişesiyle avutsan nolur ki?” diyerek gerçek dünyaya tekrar döndürüverir okuyucuyu.

Ayrıca yazar bu kadar ütopik, fakat aslında fazlasıyla gerçekçi bu romana küçük bir aşk hikâyesi katmayı da başarmıştır. Romanın sonunda ortaya çıkıveren bu aşk hikâyesi de trajik birçok özellikler barındırır kendi içinde. Bu ütopik sosyalist toplumda yaşamanın nasıl bir şey olacağını zihninde canlandırmaya çalışan okuyucu, her yüzyıl aynı değeri taşıyan aşk hikayelerini bile kendi dönemiyle karşılaştırmaya başlar ve artık içinden çıkılamayacak bir durumda olduğunu kabul edip, “En iyisi uyumak sanırım” der ve yatar…

Zihin açıcı bu kitabı herkesin okuması dileğiyle.

Geçmişe Bakış

Edward Bellamy

Çeviren: Fahri Yaraş

Say Yayınları