Yönetmenliğini Amerikalı kadın yönetmen JulieTaymor’un üstlendiği 2002 yapımı Frida filmi, 1900’lü yılların ilk yarısında yaşamış Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun hayat hikâyesine odaklanmış biyografik bir yapıt.  Filmde, Frida’nın hikâyesi, Ekim devriminin Latin Amerika’da estirdiği rüzgârın fonunda sanat, aşk ve acıyı harmanlayarak ama asla izleyiciyi umutsuzluğa sürüklemeksizin, içinde bir sızı bırakmaksızın anlatılmış.

Hint felsefesinde, “prana” diye bir kavram var. Budistler, evrende var olan tüm enerjinin toplamı olan kozmik evrensel enerji diye tanımladıkları prana’nın soluduğumuz havada, yediğimiz besinde, içtiğimiz suda, güneş ışınlarında bulunduğunu varsayarlar. Meditasyon ve yoga egzersizleriyle prana’yı denetim altına almaya çalışırlar.

Frida’yı izlerken “prana”nın bu kadının bedeninde kaynadığını, sonra bu küçük bedene sığamayıp, onu hırpalamak pahasına dalga dalga yayıldığını hayal ettim.

Yaşama dair ne varsa; mutluluk, aşk, estetik, sanat, kadınlık, erkeklik, kavga, acı hepsini büyük bir yüreklilikle kabullenip küçük bedeninden yansıtan büyük Frida. Ayaklarından, leğen kemiğinden, sırtından ve kalbinden yayılan ve hayatı boyunca peşini hiç bırakmayan fiziksel acıyı, kalp ağrısını, fırçasının ucundan tuvaline yansıtır. İçinde geri kalanları, mutluluğu, aşkı, kadınlık ve erkekliği, güzelliği ve sevgiyi ise etrafına cömertçe paylaştırır. Kimse kaçamaz bu cömertlikten. Yaşamı reddetmek hangi faninin haddine? Ülkesinde hain ilan edilmiş, dört çocuğu Bolşeviklerce infaz edilmiş  büyük devrimci, ihtiyar sürgün Troçki bile nasiplenir Frida’nın yaşam pınarından.

Bir tek Diego. Kalıbının adamı değilsin Diego. Bencil Diego. Ne gerçek bir aşık, ne de gerçek bir dava adamı. Frida’nın yeteneğine hayran, coşkusuna tutkundur.  Onun aşkını ister. İster ki,  bu aşk sadece onun egosunu beslesin. Diego, Frida’nın acılarını ta yüreğinde duyup çaresizliğine ağlar. Ama vefakâr bir koca olmayı başaramaz. Çelişkilerle doludur Diego. Emperyalist Amerika’da burjuva duvarına Lenin’i çizer. Hem para ister hem yoldaşlarının alkışını. Film boyunca Fil Diego, küçük kumrunun karşısında küçülür, küçülür. Neyse ki filmin finalinde hem sanatın hem de aşkın doyumunda bir son çok görülmemiş Frida’ya. Yaşamış, bitirmiş, bu dünyadan, herşeyden payını almış gider Frida. Bir daha o bedene geri dönmeyeceğinden emin olmak için yakılsın ister hasta bedeni.

Filmin müziklerine paragraflar yetmez. Latin Amerika’nın aşkı da, mutluluğu da, hüznü de, kavgayı da dibine kadar yaşama cesaretindeki güzel insanlarının arasına katılıp, onlarla ağlayıp, dansedip, gülmeye çağırıyor izleyiciyi. Diego ve Frida’nın ilk düğün sahnesinde yoldaşlarla söylenen devrim şarkıları, Paris sahnelerindeki müzikler, ama en çok Chavela Vargas’ın yanık yanık söylediği La Llorona.

Filmin diğer bir artısı da hikayenin aralarına serpiştirilmiş çizgi illüstrasyonlar. İzleyiciyi gerçeklikten koparmadan Frida’nın sanatındaki simgesel unsurlara vurgu yapan bu bölümler hikayenin kreması. Diego’nun Newyork macerasının King-kong’un Empire States binasından düşüşüne benzetilmesi müthişti.

Tek itirazım, Troçki gibi büyük bir fikir ve dava adamının filmdeki durumuna olabilir. Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde kitleleri hareketlendirmiş, devrimleri tetiklemiş olan Enternasyonel Sosyalizmin fikir babası Troçki, nasıl da bavulunu toplayıp gidiyor kıskanç karısının peşinden. Belki de Diego’nun hoyrat sadakatsizliği karşısında Troçki’nin bu mütevazı vefasını alkışlamak lazım.

Yönetmen:  Julie Taymor

Oyuncular:  Edward Norton,  Antonio Banderas,  Salma Hayek, Geoffrey Rush,  Alfred Molina

Senaryo:  Clancy Sigal,  Diane Lake

Yapım yılı: 2002