Kitaplığımı seyre daldım (ki hayallarimdeki kitaplıktan hâlâ oldukça uzak) ve ne okusam, ne yazsam karar vermeye çalıştım. Birkaç kitap elledikten ve sayfa parmakladıktan sonra sayfaları parça parça olmuş, kapağı içindekileri bir arada tutmakta zorlanan bir kitap aldım elime? (Biraz gizem katma isteği içinde gördüm kendimi:)

Kitaplarının iç sayfalarında bile kıvrıklıklar, parçalanmalar olsa tepesi atan zatıalimin hâlâ neden bu kitabı elden geçirmediğini, ciltlemediğini düşündüm. Ve sonra kendime bile inanamayarak ?Böyle de güzel? diye mırıldandım. Veee? Bir köşeye sinip bu sözleri mırıldanan BENİ biraz daha dinlemeye karar verdim. İyi de yapmışım aslında çünkü söyleyecek ne kadar da çok şeyi varmış. Biraz daha konuşmasına izin vermesem oradan buradan sızıp, orada burada karşıma çıkarak beni zor durumda bırakabilirmiş neredeyse!

Merak etmeyin, söylediği her şeyi anlatıp kafanızı şişirmek ve hatta karıştırmak niyetinde değilim. Zira birçoğu dile getirilme sıralarına göre aktarılsa anlamlı cümleler bütünlüğü oluşturmuyordu. Şanslısınız ki ben yeterince yakından tanıyorum o mırıldanan BENİ ve böylelikle o saçma görünen cümle bütünlüklerini dilimize çevirebiliyorum:)

?Fedailerin kalesi Alamut? Hasan Sabbah?  Seyduna? Alamut Kalesi? Ömer Hayyam? Haşhaşiler? Halime? Avni? Meryem? Yusuf? İbni Tahir? Bir de BEN tabii:)

Kitabım bu kadar paramparça çünkü çok elden geçti, çok paylaşıldı, çok yer gördü, çok kişiyi seyretti, çok şey kaydetti. Ve içinde öyle fikirler barındırıyordu ki belki de çok ağır geldi kâğıdına, kapağına? Dayanamadı.

Çok sorgulattı, çok düşündürdü. Bazen kafaları yedirtti, bazen isyan ettirdi, bazen kolundan tuttu silkeledi, bazen beyni uyuşturdu, düğmeyi kapattırdı.

En çok da ben ne yapardım? Ne yapıyorum? Ne olamak iserdim? Ne istiyorum? Neyi doğru bulurdum? Neyi buluyorum? Ne zaman Seyduna?yım? Ne zaman Meryem?im ? İbni Tahir?im? sorularını sordurdu.

Gözüpek İsmaili gençleri haşhaşla uyuşturup, kalesinin arkasında inşa ettiği sahte cennetle kandırırarak, kendi inançları için onları ölüme götürebilmeyi planlayan Seyduna mı?

Kapatıldığı sahte cennette aşık olduğu adama gerçeği anlatamayan ve ona hiçbir zaman ulaşamayacak olan  Meryem mi?

Uyandığı gerçekle her şeyini, aşkını, inancını, intikamını, her şeyini ama her şeyini yitiren İbni Tahir mi?”

?….

Emret!  Bir tek söz söyle

Ve bu korkunç işkence ebediyen son bulsun!

Cennetten kovulan Adem gibiyim karşında

Bana Meryem?i geri ver!

Bu acı karşısında yüreğim parçalanmadan.

??

?İşin en ilginç yanı ne biliyor musunuz? Ben ne Seyduna ne Meryem ne de Yusuf olmak isterdim. Ben, bir kere öldüm sanıp gördüğüm o muhteşem cennetin haşhaşla uyuşturulup bırakıldığım bir kalenin arka bahçesi olduğunu hiç öğrenmemek isterdim. Meryem?in aslında dünyanın dört bir yanından getirilen dilbelerden biri olduğunu hiç ama hiç öğrenmeden onunla  sonsuz aşkı yaşamak için ölmeyi düşleyebilmek isterdim. Ulaşılmaz cennetimi kirletecek gerçeği hiç öğrenmeden, inandığım yanlışla ölebilmeyi isterdim. Ama?.?

Yeter bu kadar, anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım şu mırıldayan benin dediklerini. Kitap mı? Elbette sadece bir Hasan Sabbah hikâyesi değil? Hepsi bu kadar değil!  Ama bunca zamanlık tanışıklığımıza hürmeten, eğer ki kitabı okuduysanız hemen şimdi, okuyacaksanız da sayfalarının arasında seyre dalarken şu içinizden mırıldanana bir kulak verin bakalım, sizinkilere neler saçmalatacak ALAMUT?

Fedailerin Kalesi Alamut

Wladimir Bartol

Çeviren: Atilla Dirim

Yurt Kitap Yayın