Etgar Keret okunması zor bir yazar. Bu zorluk onun savaş ortamında barışa dair yazabilmesinden, öykülerinde bir şekilde şiddetin, savaşın ve hükmetme isteğinin gündeliğine değinebilmesinden kaynaklanıyor. Kısa öykülerini birkaç kez okumak gerekiyor bu yüzden, öykü içindeki farklı anlamları yakalayabilmek için. Peşinden gidilen ayrıntılar ise çarpıcı etkisiyle insanın aklında ve kalbinde tarifi zor bir his bırakıyor. İnce bir sızı gibi belki ya da midenize yumruk yediğinizde oluşan boşluk hissi gibi. Öykülerde bazen savaşta kadınların yaşadıklarına değiniyor Keret birkaç cümleyle, bazen şiddetin ve silahlanmanın nasıl sıradanlaştırıldığına. Hepsi çok tanıdık, çok bildik ve yaşamımızın tam ortasındaki gerçekler. Öykülerin çarpıcılığı belki de bu evrensellikten kaynaklıdır.

“Domuzu Kırmak” isimli öyküyle birlikte 14 öykü yer alıyor kitapta. Bense düşündürdükleri sebebiyle üç öyküyü diğerlerinden ayrı bir yere koyuyorum. “Plüton’un Transit Geçişi” bunlardan ilki. Barış, üstüne konuşmaktan ve hayal etmekten ölesiye korktuğumuz bir kavram. Gerçekleştirmek şöyle dursun barış deyince gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalakalıyoruz, ödümüz patlıyor. Keret de bunu bilip biraz da mizahi bir dille konuyu barışa getiriyor. “Belki, her şeye rağmen, hâlâ umut vardır” derken barışın mümkün kılınabileceğine olan inancını yineliyor, çünkü Plüton’un gezegen olmaktan çıkarıldığı bir dünyada barış ihtimali her zaman daha yüksek (s. 13). Sahiden öyle mi? İnsan inanmak istiyor.

İkinci öykü ise “Rahamim ve Solucan Adam – Kötü Bir Öykü”. Öykü gerçekle düş arasında bir yerde gidip geliyor. Rahamim ve Solucan Adam Avigdor’un ruhundan iyi ve güzel olan her şeyi söküyor. Yalnızca “korku” duygusuna dokunmuyorlar. Bedenlere bu şekilde hükmediyor ve iktidarlarını sürdürmenin bir yolunu buluyorlar böylece. Keret’in yarı-düş öykü atmosferinden uyanıp gözümüzü 26 Haziran 2016 İstanbul Onur Yürüyüşü’nde açtığımızda gördüğümüz şey aynı oluyor. Aşkla, sevgiyle kavuşup çoğalma tahayyülünün karşısında yasak, biber gazı ve şiddet. Bu arada “Yasak ne ayol?”

Üçüncü öykü tabii ki “Domuzu Kırmak”. Küçük bir çocuk Bart Simpson oyuncağı almak istiyor. Babası ona bir porselen bir domuz kumbarası hediye ediyor, paranın kıymetini öğrenebilmesi için. Küçük çocuk önceleri beğenmediği domuz kumbarasıyla zamanla bir bağ kuruyor, hatta kumbaraya bir isim bile veriyor: Margolis. Margolis tamamen dolunca kırılacak ve çocuk Bart Simpson oyuncağına kavuşacak. Hem de paranın kıymetini öğrenmiş olacak. Küçük çocuk paranın kıymetini öğrendi mi bilinmez ama barışı mümkün kılacak bir şeyi öğrendiği kesin: dostluğu, bir şeye ısrarla ve inatla sahip olmak istemenin bir diğerini yıkıp yok etmek anlamına geldiğini. Çünkü Margolis’i kırmayı reddetti. Bazen dayatılanı reddetmek daha güzel bir dünyayı inşa etmek için gerekli.

“Domuzu Kırmak” öyküsüne otobiyografik bir öykü denilebilir. Keret kitabın sunuş kısmında kendisine hediye edilen domuz kumbarasının eninde sonunda kırılacak olması gerçeğinin onu nasıl mutsuz ettiğine değiniyor. Bir yandan kendiyle domuz kumbarası arasında bir benzerlik kuruyor ve neden yazma ihtiyacı hissettiğini bu benzerlik üzerinden çok güzel anlatıyor: “Domuz kumbarası odamın rafında uzun bir yaşam sürdü. Yıllar zarfında, onu eline alıp sallayan herkes içinde sadece bir bozukluğun sesini duydu: tanıştığımız gün içine atılan paranın sesini. […] Çünkü genç yaşta, birikip çoğalan hayal kırıklıklarını ve korkuları içimdeki kumbarayı parçalamak zorunda kalmadan çıkarmanın bir yolunu keşfettim: Buna, yazmak deniyor” (s. 8).

Herkesin yazma nedeni özneldir esasında ama Keret’in bu benzetmesindeki naiflikle yakınlık kurmak çok kolay. Velhasıl güzel insan Etgar Keret. Güzel insanlarla karşılaşmak da güzel. Aksi halde yaşamın ağırlığı altında ezilip yok olmak çok olası.

Domuzu Kırmak

Etgar Keret

Çeviren: Avi Pardo

Siren Yayınları