DİKKAT: Full spoiler içerir! Demedi demeyin, kulaklarım çınlamasın.

Dokunmadan, Nermin Yıldırım’ın beşinci kitabı. Umuyoruz ki on beşleri yirmi beşleri görelim.

Kitabın kapak tasarımı önden haber veriyor incelikli bir eser olacağını. İçi dışı parmak izi kapakların… Herkes dokunsa ucundan suya sabuna, eşsiz izler bırakacak aslında, der gibi.

Adalet’in ölümle burun buruna gelişiyle başlıyor kitap. Arka kapakta da yazıyor aslında ama biliyor olmak ölümün ağırlığını hafifletmiyor. Yaşamak, ölmek, hayatta kalmak ayrımına takılıyor insan ister istemez. Ardından ölümden dönen her insan gibi silkelenip kendine geliyor Adalet. Çoğu insan kurtulmanın -bir süre ertelemenin mi desem- tatlı sarhoşluğuyla dibini sıyırmaya çalışır ya hayatın, Adalet tam tersi İlk günahının, masumiyetini kaybettiği ilk anısının peşine düşüyor. Buralarda Unutma Dersleri’nden miras olduğunu düşündüğüm unutmak ve hatırlamaya çalışırken yeniden kurgulamak üzerine bilimsel ve edebi satırlar mevcut ki aralarda Mazi İmha Merkezi’yle de selam çakıyor sanki pek sevgili Yıldırım. İlk günaha giden bu yol, aklın dehlizlerinde değil yalnızca. Baya baya yol yapıyor Adalet.

Bu sırada benim de ilk günahıma takıldı aklım. Düşün taşın, neydi? Adalet’inkiyle çok benzer sanki. Yaşım dörttür en fazla -ki daha evveli hatırlanmıyordu sanırım.- Benim yaşlarımda bir çocuk vardı. Cılız bir erkek çocuğu… Mızıkçı, sümüklü, ağlak… Ben de katlanamazdım onun bu kadar zayıf olmasına. Her gün bir bahane bulup döverdim sübyanı. Ya da bana anlatılanlarla yeniden kurguladım anılarımı. Ama net olarak hatırladığım şey annesi Aysel teyzenin her gün gelip beni farklı şekillerde ikna etmeye çalışmasıydı. Bağırarak, kızarak, yumuşak yumuşak konuşarak, çikolata rüşvetiyle, rica minnet… Bir seferinde işlediğim günahın suçluluğu ve annesinin gazabından korkum nedeniyle komşunun kömürlük merdivenlerine saklanmıştım. Eliyle koymuş gibi bulmuştu beni Aysel teyze. “Yapma, etme kızım!” diye yalvarırcasına konuşmuştu. O an söz verip ertesi gün yine dövmüştüm çocuğu. Ne zaman sonra erdi bu kendini bilmez halim bilmiyorum. Her insanın içinde hali hazırda bir iblisle doğduğunu kanıtlar nitelikte bir çocuktum ben de. Dişime göre olanı seçip ezilmeye teşne olan için bir saniye bile düşünmeyenlerden… Süperego o ara yavaş yavaş gelişiyordu dimi? Evet evet :)

Sonra çıkıyoruz Adalet’le yolculuğa. Daha ilk dönemeçte ters köşe yapıyor Nermin Yıldırım. Hülya’nın ete kemiğe bürünmüş bir insan olmadığını anlayınca “yine zokayı yuttun Ernur!” diyorum. Çünkü Nermin Yıldırım’ın ilk kitabı hariç kalanları okudum. Çünkü ince zekasını, iğne oyası gibi ördüğü kurgusunu, ağzı açık bırakan sonlarını biliyordum. Bundan sonrası benim için Sherlockçuluk. Bu demek değil ki akışa kapılmadım. Sayfaları nasıl çevrildi, üç günde nasıl bitirdim hatırlamıyorum hakim bey. Ama dedektifliği de elden bırakmadım. Öyle ki mevsim normallerinin üstünde soğuğu, Hacı Baba Çay Bahçesi’ni, şehrin ortasından geçen Kiraz Nehri’ni, lületaşını, çiğböreği, minik Avrupa kasabası benzetmesini, şehri şehir yapan öğrencileri görünce memleketim olduğunu anlamak zor olmadı. Bir ara Nermin Yıldırım’ın imza gününe katıldığını hatırladım sonra. Lisedeki felsefe hocam Ali Lidar’la da dostluklarını bildiğimden daha bir yakın hissedip onunla gezdim şehrin sokaklarında. O aralar mı yazdı bu satırları acaba, diye düşündüm. Ben ki oldum olası memleketimle övünen insan -neyin kafası sorgulanır elbet- o hazin, dokunaklı ölümden sonra söylemeye utanır hale geldim nereli olduğumu. Ali İsmail Korkmaz… Anlatmakta en az işe yarayan vasıtanın kelimeler olduğu isim benim için. Ömrü hayallerine kısa kalan hep 19 yaşında kalacak çocuk…

Kendi şehrim kadar kolay olmadı kalanları keşfetmek. Kendime görev edindim. Mahsun’u bulabilmek için gidilen her yeni istasyonu, otogarı, hava alanını düşündüm sonra. İskandil’in Balıkesir, Yula’nın Edremit, Moran’ın Van olduğunu anlamak için yazarın bıraktığı kırıntıları takip ettim Hansel ve Gretel gibi. En zoru Fertik’i bulmak oldu. “Gedek” kelimesinin Elazığ yöresine ait olduğunu öğrenince son durak da çözüldü. Bir manda yavrusu nelere kadir! Bu kısım benim işsizliğim, kabul ediyorum. Zeki yazarın en azından zeka parıltısı gösteren okuru olmalı diye görev edindim kendime. Yetti mi her şeye çözmeye, hayır! Yoksa keyfi kaçardı zaten…

Sherlockçuluk oyunum adreslerle sınırlı kaldı mı sanıyorsunuz? Adalet adından belli dedim isimlerin tesadüf olmadığı. Hepsi bilinçli seçim… Hayali arkadaşın Hülya, günahına girilen çocuğun adının Mahsun, evlere temizliğe giden Mahsun’un annesinin adının Nezahat olması tesadüf olamazdı. Sadi’nin “mutlulukla”, Seber’in “dost” anlamına geldiğini öğrenince de kendimden emin oldum. Kendinden emin olmak iddialı elbette. Öyle ki Adalet’in Sadi Seber’e “Evet, sanrım gitmeniz iyi olur.” (bkz. sayfa 88) demesi bir yazım hatası mı yoksa Sadi’nin de Hülya gibi hayali bir karakter olmasına vurgu mu diye psikopatça düşüncelere kapıldım. Sonraki kısımlarda ikinci ihtimali kuvvetlendiren ipuçlarını takip edip yine oltaya geldim. :) Bile bile ladeslerimle tanınırım, evet.

Bunlar işin eğlenceli kısımları…

Can yakan, tokat mahiyetinde o kadar çok olay var ki… Adalet’in kötü haber koleksiyoncusu olması sebebiyle ülkenin dünü, bu günü ve umuda yer bırakmayacak şekilde ilerleyen geleceği gözler önüne seriliyor üçüncü sayfa haberleriyle ve yollar boyunca hikayeye giren çıkan yol arkadaşlarıyla. Pergel bacaklılar, fordçular, yakınlaşan iki genci oracıkta katletmek isteyenler, başka gezegende hayat aranırken otelde kalmak için evlilik cüzdanı soranlar, gündüz kuşağında yarını yokmuş gibi göbek atanlar, patlamalarda birer rakama dönüştürülen insanlar, cama gelen kartopuna tahammülü olmayan mahluklar, trende alkol almayı yasaklayanlar, derin dondurucuda bekleyen küçücük bedenler… Dokunmadan izlediğimiz hayatlar… Roman tam da buna parmak basıyor. Sessiz izleyici olmak… Kurbandan daha şanslı değiliz artık. Zorbadan da daha merhametli, iyi insan değiliz. Bir yelpaze varsa eğer ikisinin arasında, kesinlikle zorbaya daha yakın hale getiriyor bizi susmak. Taraf olmayan bertaraf oluyor, zorbaya kapı komşusu olarak. Çocuklara öğretiyorum ben bunları. Akran zorbalığıyla baş edebilme diye konumuz var. Üçüncü sınıftan başlıyor, ne yazık ki. Zorba nedir? Kurban kimdir? Zorbayı zorba yapan nedir? Kurbanın kendini gerçekleştirmesin istediğimiz kehaneti nasıl bozulur? Öğrenilen çaresizliklere dönüşmesin diye ne yapmak gerekir? Ve en önemlisi aleni olmadığı için kötülükten sayılmayan suskunluk nasıl bir günahtır, sessiz izleyici kimdir ve kime benzer? Azıcık büyüseler de keşke kitabı önersem doğrudan.

Diline gelecek olursak… Kelimelerle dans etmiş yine Nermin Yıldırım. Ama öyle tek tip değil. Bir bakmışsınız salsa yapıyor bir bakmışsınız oryantal… Dillerin yaşadığını, eski yeni diye gönül kırmanın anlamsız olduğunu minnet duygusuyla yediriyor sanki hikâyeye. Bu günün sözcükleri ve mizahıyla da harmanlıyor. Sözlük karıştırdım ben bolca ama akışta da tökezlemeden… Bölüm başı alıntılarını bölümü bitirdikten sonra yeniden okuyup da “cuk!” halini görünce onlar da birer oyuna dönüştü benim için. Diyeceğim o ki bir röportajında “oyun bahçem” diyordu sanırım Nermin Yıldırım, ben de okurken türlü çeşit oyunlar içinde buldum kendimi.

Uzuuun epey uzun lafın kısası, epeydir kendimi kaptırıp aklımı sayfalar arasında bıraktığım bir roman okumamıştım. Her yer suçlu hissetmeme sebep olan yarım yamalak kitaplarla doluydu. Dokunmadan ile kendimi temize çektim. Bir yıldır yazmadığım bloğuma yazı yazacak kadar… Bundan kaç yıl sonra belki de “bizim gençliğimizin Türkiye’si bak” diye gençlerin eline tutuşturacak kadar… Sevdim! Üstüne de iki kelam ettim…

Oralardan bakınca uzun bir boşluğa yazılmış kısa hikâyeler görsün istedim Adalet. El yazısıyla, kahkahayla, gözyaşıyla…

“Dokunmadan” şarkılarından…

Dokunmadan

Nermin Yıldırım

hep kitap