Gezi Direnişi ve ölümsüz çocukların anısına…

“Korku küçük bir sözcük be anne

insanın kendisi uçurum olunca

yanaştığın her şey sana düşer bak

uğuldarsın günlerce

bir kuş çarpar duvarlarına

çırpınırsın bir rengi kurtarmak için

sorarsın neden ömrü daralır konuştukça insanın.”[1]

Baştan uyarmalıyım: bu tuhaf bir kitap tanıtımı olacak. Tam yerinde ve zamanında ama tuhaf. Zira kitap, kitabı basan yayınevi artık yok, yazar ise bizler için kayıp…

1987 yılında Puhu Yayınlarından çıkmış olan bir şiir kitabından söz ediyorum. Şükrü Caner’in Çığlık Feneri’nden…

Elime geçtiğinden beri şehirden şehre, evden eve benimle gezen; her dönem farklı acılara, ergenlikten yetişkinliğe erişen kırgınlıklara, tüh-kahretsin-olmuyor-sevdalara, tonu koyulmuş – ya da açılmış – farklı umutlara eşlik eden bir kitap Çığlık Feneri. Hani neredeyse büyüttü beni, ölüm ve ihanetten söz eden dizeleriyle derinleştirdi ufkumu ve karanlığımı, şiir ve sevda dedikçe umutlandırdı… Umut dedimse öyle dört başı mahmur, şenlikli bir umut değil elbette. 80’lerde yaşamış, yazmış bir adam Şükrü Caner. Adalete, özgürlüğe inancı çiğnenmiş, tam da uğruna savaştığı tarafından ihanete uğramış bir adam… Elbet kekremsi bir acı, esrik bir boşunalık duygusu hâkim dizelerine… Elbet karamsar, elbet savaşçı… Elbet vazgeçmiş ama hâlâ inançlı…

“şimdi saydam bir yürek taşırım göğsümde

bu insanların yaşayan ölüsünde akrabam yoktur

soğuktur gecelerin kırık büyüsünde gözlerim

şimdi kapılarda düşer alnım

sabrımda sebep çoktur

şimdi sormasınlar fikrim nedir

değişen bir şey yok

imzam bu yazgının aleyhindedir…………………………”[2]

Bir Akdeniz atmosferi hemen her dizesinde hissettirir kendini; ya yapış yapış nemli ve boğucudur ya okşayan esintileriyle adeta sevgili… Geceleri tekinsiz sesler gelir denizden ve ovalardan, dizeleri aralarken elleri terler insanın; ensesinde hisseder yaklaşan ihanetin ve ölümün soluğunu…

“ölüm anlatma çocukların bir zamanlar daha sabırsız olduğunu

içimizde volkanlar vardı

bilirlerdi ki gençtik ve deliydik çok şükür”[3]

Yaşamımın farklı deliliklerinde, o-olmadı-bu-olsun dönemeçlerinde farklı duyarlılıklarla elim uzanmıştır Çığlık Feneri’ne. Paylaşılan bir yalnızlık, ortak dökülen çaresizlik yaşları, aynı ihanete bulanmış hançerler vardır aramızda… Ama son iki yıldır, 2013 Haziran’ından bu yana, hep bugünlerde masamın başköşesine yerleştiriyorum Şükrü Caner’in dizelerini. Haziran’ı, Gezi’yi onunla yaşadım, onunla anıyorum. O güzel isyanı, o güzel çocukların yasını buluyorum neredeyse 30 yıl önce işlenmiş satırlarda. Caner nerededir, yaşıyor mu, yazıyor mu? Bilemiyorum. Ama Gezi’de el eleydik; Haziran’ın çocuklarına ağlarken yan yanaydık, biliyorum…

“nasıl söz eder gibi bakarsınız unutulmaktan

yalan mıydık sanki

bunca kalabalık…”[4]

Çığlık Feneri

Şükrü Caner

Puhu Yayınları

[1] A.g.e., “Köprü” adlı şiirden.

[2] A.g.e., “Tapınak” şiirinden.

[3] A.g.e., “Künyesinden Hatıraları Döküldükçe Bir Suskun Şehrin” şiirinden.

[4] A.g.e., “Kül” şiirinden.