Eser’le külliyatımız 10 seneye dayanıyordur herhalde. İnsan böyle zamanlarda farkına varıyor ne kadar hızlı geçtiğini zamanın. Ergenlikten genç yetişkinliğe uzanan bir arkadaşlık… Bu zamana kadar bizzat tanıdığım hiç yazar yoktu. Bu yüzden sürekli yaşanmışlıklara gitti aklım. 2011 senesinde Silifke’nin ilçesinde 15 gün yaptığımız doğayla iç içe o kampta da yazılmış şeyler var mıydı acaba? Ahhh bu çocuk, gene nerelere gitmiş aklı filan diye diye, düşüne düşüne okudum. Bilemedim büyüsünü bozan bir şey mi bu kitabın? Yoksa bir avantaj mı? Başladım kitabı okumaya ama daha bir ihtimam gösterir haldeyim, tanıyorum ya. Notlar alıyorum yazacağım yazıya dair. Araştırıyorum bu kimmiş diye.

Arkadaşına ait yaşanmışlıkları okumak hem keyifli hem de omuzlarında daha fazla yük… Öyle ütopik bir dünya yaratmış ki Eser; oturup sohbet ettiği, tartıştığı, seviştiği, kaçma planları yaptığı, ortak paydada buluştuğu ya da anlamak için şans verdiği kimseler tarihin seyrini şaşırtan insanlar. Düşünmeden edemedim hakikaten böyle mi tepki verirdi diye. Herkesin eskiye dair hakkında bir şeyler okuduğu, eserlerini başucu yaptığı insanlar vardır. Bazen bu insanlar aynı yüzyılda birleşir ve insan geçirir içinden; ben o dönemin insanıyım diye. Eser, bu anlamda aslında geçmiş zamanın dünya vatandaşı gibi bir tablo çizmiş. Bu demek değil ki dünüyle yaşıyor. Bana hissettirdiği en büyük “keşke”si mesela bir rakı sofrasına oturamamış olmak Yusuf Atılgan’la. Gerçekleşmeyecek hayallerin dışa vurumu sanki yazılanlar. Düşlerinde yaşayan adama da böylesi yaraşırdı zaten. Kitabın ismi daha bir manidar bu yüzden…

Bunların yanında ve içinde aslında aşka, cinselliğe, tanrıya ve kitaplara dair düşünsel dünyasını ortaya koymuş Eser. Bakıyorum altını çizdiğim satırlara… Gücünü hissedememenin, kabullenmenin tanımını yapıyor kendince. Kendine karşı samimiyeti yitirdiğin noktanın insan ruhu için en büyük tehlike olduğunu vurguluyor sanki:

“Bırakmak iyi değildir bazen. Gücünü hissedememek kadar iğrenç bir duygu yoktur. Şu an iyiyim ben dediğin, ama aslında iyi olmadığın nokta, tam anlamıyla kabullendiğin noktadır sanırım.”

Başka bir altı çizili satıra geliyorum ve anlıyorum ki bu adamın derdi en başta, çoğunlukla kendiyle. Olması gerektiği gibi bence…

“Kendinle kal. Kendinle kalmak insanlara nefretini değil, kendine bağlılığını arttırsın.”

Çeviriyorum sayfaları. Kendimden bir şeyler bulup çizdiğim başka sözleri arıyorum. Bulunca aklımdan ilk geçen “Hep tehlikeli sulardasın dostum!” oluyor. Ve herkesin ekmek su kadar ihtiyaç duyduğu o baş belasına ve bir başka görünmeyene dair yazılmış satırlar:

“Belki de aşk, akıldı. Tıpkı zamanın Tanrı olabileceği gibi…”

Sonra diyorum ki keşke herkesin yüzdüğü bu tehlikeli sular böyle kalem kâğıtla dışa vurulabilse… O zaman, herkesten daha dertli dünyanın en masum varlıkları olan çocuklara daha güzel bir dünya hazırlamış olurduk.

Ben hep bu manzara karşısında okuyormuş gibi bir hissiyatla çevirdim sayfaları. Gerek dünümüz insanının bugünümüze bıraktığı onca eserle gerekse sayende aldığım Akdeniz havasıyla ütopyana konuk oldum. Hoş buldum, hoş gördüm. Nicelerine!

Kitabın soundtracki mi olur demeyin, oluyor. Bi’ kaçı:

Etta James – All I Can Do Was Cry

http://www.youtube.com/watch?v=0vzIFrfvbh0

Etta James – At Last

http://www.youtube.com/watch?v=z5dpYDTEMRU

Leonard Cohen- Lover Lover Lover

http://www.youtube.com/watch?v=14lKBKNS6LU

Edith Piaf – La Vien Rose

http://www.youtube.com/watch?v=ZxByDgpLmss&feature=kp

Bir Adamın Ütopyası

Eser Gündüz

Düşülke Yayıncılık