George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ü bir antiütopyadır, herkesin kitaplığında olması gereken bir kitap. Hayvan Çiftliği‘ni okuduktan sonra Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ü okumaya başladım. Sonunun nasıl biteceğini biliyordum, yine de bu kitabı büyük bir heyecanla okumama engel olmadı. Winston ve Julia’yı sevdim. Keşke mutlu son olsaydı, ama roman antiütopik bir roman.

Kitap, gelecekte geçiyor. Orwell, kitabı 1950’lerde yazıyor hatırladığım kadarıyla. Kitabımızın başkarakteri diyebileceğimiz Winston, içinde yaşadığı dünyayı sorgulamaya başlıyor. Bu dünyanın yanlış ve sahte olduğunun farkında. Büyük Parti insanlara yalan söylüyor. Winston bu yalanlardan biriyle ilgili bir kanıta da rastlıyor.

Julia’ya âşık olan Winston, alıştığımız bir insana dönüşmeye başlıyor. Seviyor, arzuluyor, sorguluyor, düşünüyor. Aslında en büyük suç düşünmek. Winston, Büyük Birader’e karşı nefret besliyor. O’Brien için, düşman da olsa dost da olsa umursamadığını düşünüyor. Çünkü O’Brien’in kendisini anlayabileceğini düşünüyor.

Winston, geleceğin proleterlerde olduğunu düşünüyor. Çünkü onlar düşünüyor, hissediyor. Ama proleterler eğitimsiz. Büyük Parti onları tehdit olarak görmüyor. O’Brien de proleterlerin asla ayaklanmayacaklarını söylüyor.

Düşünen partili insanlar işkence görüyor, aç susuz bırakılıyor. 101 numaralı odada en büyük korkularıyla işkence yapılıyor, tutundukları son düşünceleri de bastırılıyor. Düşünen insanların beyni yıkanıyor.

Winston düşünmüyor, sorgulamıyor. Düşünce kıvılcımları aleve dönüşmüyor. Winston alkolik bir insana dönüşüyor.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört

George Orwell

Çeviren: Celâl Üster

Can Yayınları