Orhan Pamuk, kendisini söz işçisi olarak adlandırıyor. İğneyle kuyu kazan, saatleri günlere, günleri haftalara, haftaları aylara ve ayları yıllara bağlayan tüketici bir uğraşın ağır işçisi.

Denemelerinde anlatmaya çalıştığı iç dünyası, ruhsal bir dışarıda olma haliyle örtüşen coğrafi periferalliğe paralel.

İstanbul, Nişantaşı, yazarın gençlik yıllarındaki Dünya?nın rota belirleyici merkezlerine göre kenarda ve görece taşra. Tıpkı akıp giden hayatın kenarında oturup bir şeyleri kâğıda dökerek ömrünü tüketen kendisi gibi.

Yazarın son kitabı, Saf ve Düşünceli Romancı?da artık edebi türlerin efendisi konumuna gelmiş olan roman sanatının gidişatı, resim sanatının tarihi seyrinden yola çıkılarak tanımlanıyor. Kitapta konuya ilişkin ifade tamı tamına şöyle: 15. yüzyılda bir avuç İtalyan ressamıyla aristokratının dünyayı görüş ve resmediş şeklinin, bugün artık bütün dünyada doğal bir şey gibi kabul edilmesi ve diğer görme ve resmetme biçimlerinin gözden düşüp unutuluşu gibi, romanın ve popüler sinemanın yaydığı kurmaca fikri de, tıpkı roman sanatı gibi, ortaya çıkışının tarihi unutularak bütün dünyada doğal bir şey olarak benimsendi. Şimdiki durum budur.

Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için önce şunu söylemeliyim ki bu küçük makalenin konusu Orhan Pamuk?un son kitabı değil. Son kitabında zikrettiği ve yukarıda alıntıladığım satırların ana fikir olarak işlendiği, 16. yüzyıl Osmanlı?sında geçen dokuz gizemli ve karlı kış gününün hikayesinden müteşekkil, Benim Adım Kırmızı adlı romanı.

Benim Adım Kırmızı?nın ilk satırlarından itibaren, 17. yüzyılın arefesinde, Osmanlı Baroku?nun mimariye, müziğe, resme, sokakta akıp giden yaşama sindiği yıllarda, geleneğin, yeni olanla sessiz ancak ölümüne mücadele ettiği İstanbul sokaklarına düşüyoruz. Pamuk kaleminin tüm maharetiyle gerçekliğini aslında hiçbir suretle tetkik edemeyeceğimiz inandırıcılığı kusursuz bir atmosfer yaratıp okuyucuyu içine çekiyor. Kitabın anlatıcıları olan canlılar ve batılı normlarla natürmort objeler olarak tanımlanabilecek cansız unsurlar bizzat kendileri ve hikâyeleriyle, gerçeklik ve büyülü gerçeklik biçemleri arasında gidip gelen zihin okşayıcı kırılgan bir masalın parçalarına dönüşüyorlar.

Bir yüzyıl önce Avrupa?da ışığın tuvale aktarılışında yaşanan değişimler İstanbul?un kapısına dayanmışken, 12. yüzyılın Maveraünnehir nakkaşlarının stilize, idealize ve en önemlisi teolojik anlamda tevazu içeren çizim teknikleri, gözden düşme, tarih sahnesinden silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalıp ölüm kalım mücadelesine girişiyorlar. Yaratılmış olanı, Tanrı?ya öykünerek taklit etmeye çalışma küfrüne karşı açılan savaş, gizemli cinayetler zinciriyle okurun merakını tırmandırıyor. Aslında tek yanlı bir savaş bu, çünkü Toskana?nın Antik Yunan?ı kendine örnek almış, tecim sitelerinde ortaya çıkan Rönesans akımları, minyatür sanatı ile rekabete girme gibi bir misyona sahip olmak bir yana böyle bir çekişmeden haberdar bile değil. Pamuk?un, denemelerinde dile getirdiği, yaşamına ilişkin bir diğer handikap olan Doğu-Batı ikilemi işte burada karşımıza çıkıveriyor. Biz okurlara bir şeyler anlatmaya çalışan karşımızdaki yazar Doğulu mu? Yoksa Doğu?yu tetkik eden ancak mutlak suretle Doğu?nun üzerinde olan üstün konumuyla Oryantalist bir Batılı mı? Neyse ki bu soru biz kitap kurdu okuryatarları -cemiyetimize bu kadarcık torpilimiz olsun:)- aslında çok da ilgilendirmiyor.

Asıl soru ya da sorular kitabın kurgusu, düğüm noktaları ve felsefi temelinin başka kitaplar ile benzeşik olup olmaması tartışmasında yatıyor.

Umberto Eco, neredeyse tüm dünyalı okurların hemfikir olacağı biçimde, kitapları severek okunan, bilgisiyle müritlerine şapka çıkarttırıp, romanlarında tansiyonu yüksek tutmayı becerebilen, egosu şişkin, hayran kitlesi geniş, esprili ve daha pek çok iyi özelliği olan Ortaçağ Uzmanı, Göstergebilimci bir üniversite öğretim görevlisi. Il Nome Della Rosa (Gülün Adı) adlı romanı en bilinen ve sevilen eserlerinden biri. Kitap, yeri bilinmeyen gotik bir manastırın yolunda başlıyor. Cinayet zincirleriyle gittikçe karmaşıklaşan olay örüntüsü yedi gün sürüyor ve çözülüyor. Aziz Augustin?in Katolik Hıristiyanlığın temellerine oturttuğu Neoplatonist görüşle barıştırılmış dogmatik çizgi kitap boyunca Aquinolu Thomas?ın, İbn Rüşt ekolündeki Aristocu yaklaşımıyla çatışıp duruyor. Biri teolojik diğeri seküler çizgide didişip duruyorlar. Benim Adım Kırmızı?da, uhrevi olan minyatür sanatı, sekülerleştirilmiş Rönesans resmiyle karşı karşıya geliyor. Olay örgüsü dokuz gün sürüyor ve çözülüyor. Yine Gülün Adı?nda, ki gül kırmızıyı çağrıştıran bir çiçektir, düğüm alegorik bir kütüphane olan labirent planlı Aedificium?da çözülüyor, Benim Adım Kırmızı?da Aedificium?um yerini Topkapı Sarayı?nın labirenti andırır odaları alıyor. Finalde her iki kitapta da yaşlı, bilge fakat saplantılı karakterler rol oynuyor, intihar ile kaçınılmaz olanın getirdiği öfke içe dönük yıkıma dönüşüyor.

Netice itibarıyla, tüm bu benzeşiklik yorumlarının kişisel hezeyanlarımdan ibaret olabileceğini söyledikten sonra, Gülün Adı?nın da bir başka sıkıcı makalenin konusu olarak hak mahfuziyeti içinde olduğunu belirtmek isterim.

Benim Adım Kırmızı

Orhan Pamuk

İletişim Yayınları