Toplum, içinden bazılarını değirmeni döndürmekle lanetler. Bu insanlar toplum uyurken ortaya çıkar ve pis işleri görürler. Sizin görmediğiniz işleri yapar, sizin bilmediğiniz isimleri bilirler. O isimleri öğrenmeniz için ya çok meraklı olmanız ya da uykunuzdan uyanacak kadar boku yemeniz gerekir. İşte bu isimlerin bazıları tıbbi terimlerdir. O terimler hep Latince olurlar. Bu türden işler üzerine konuşmak için ölü bir dilden daha münasibi olamazdı zaten.

Geçtiğimiz yılın sonlarında bir kitap kapağı gördüm. Mavi kapağın üzerindeki kırmızılı kadın dünyaya mı düşüyordu, yoksa dünyadan mı düşüyordu anlamadım. Kapağın arkasını çevirince her ikisi de olduğunu çakozladım ve “hah” dedim, bu kadının söyleyecek bir şeyleri var. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama ben bir kitabı kapağına bakarak yargılamayı hep faydalı bulmuşumdur.

Madem kapaktan başladık, yazarın ismiyle de devam edelim. Yazar hayattan o kadar çok yumruk yemiş ki soyadını çok güzel dayak yiyen Rocky Balboa’dan almış. O son yumruğu atıp Rocky gibi kazanmayı bekliyor halen. Kazanırsa yanına bizi de aldırır umarım.

Yazarın okurken damak çatlatan bir bloğu var. Kitabını oluştururken 2009’dan beri yazdığı bloğunda yer alan bazı yazıları alıp üzerine yeni yazılar eklemiş. Kitabın türü ne, derseniz kendisi de bilmiyor. Kitap birkaç sayfadan oluşan kısa yazılardan oluşuyor. Aralara serpiştirilmiş 10 farklı “Tımarhane Notları” başlıklı yazı var. Yazılar belirli bir olay ya da zaman dizgesini takip etmiyor ama yine de aralarında bir bütünlük var. Öyküler bazen babayı özlüyor, bazen abinin başucunda bekliyor, kimi zaman yolda bir adamın peşine takılıyor, olmadı yağmurda ıslanıyor, göğe de bakıyor, sonra özlüyor, küfrediyor, kahrediyor.

Aylin Balboa ölü bir dilin tatsız sözcüklerini öğrenmek zorunda kalanlardan. Edebi bir şeyde trakeostomi (bkz. solunum için gırtlağa açılan delik) sözcüğüyle karşılaşmayı beklemezsiniz. Koma? Belki. Beklemek, ölüm, özlemek? Elbette. Aylin Balboa depreme kuzenler, kansere bir baba, motosiklet kazasına bir yenge ve yeğen vermiş. Aynı kazaya abisini kaptırmamak için savaşıyor. Hastaneler, doktorlar, ilaçlar, “kendinizi her şeye hazırlayın”lar, bir gün uyanıp kendinin bulamamalar, yaşlanmaklar, terk edilmekler, ama bazen pıt diye düşüveren neşe palamutları, sonra bitimsiz boşluklar, boşluklar, boşluklar…  Her kayıptan sonra kalan boşlukları, bazen kendini bile bulamadığı günleri yazmış. Aylin Balboa “İçim ürperiyor ya evde yoksam” demiş bir hikâyesinde, bir psikoloğa sorsanız “disosiyasyon” der bunun için belki. Vücudundan ayrılma, kopma deneyimi. Ama “Hayat kitapta durduğu gibi durmuyor” maalesef…

Üslubunda, anlatım tarzında sarmalayıcı ve insanı içine alıveren bir şeyler var. Son yıllarda Afili Filintalar’la birlikte güncel edebiyatta gittikçe yer kaplayan delikanlı-zeki-kıvrak dilli bir üsluba mensup olduğunu düşünüyorum. Okuyucuyla çok doğrudan, dolaysız bir ilişki kuruyor ve okuyucuyu teslim alıyor. Bunun nedeni yazdıklarında doğrudan kendisinden ve hayatından bahsetmesi. Böyle olduğu için de kurgunun altından yazar hakkında çıkarımlarda bulunmuyorsunuz, okudukça yazarı tanıyorsunuz zaten. Bir kitabı sever gibi değil bir insanı tanıyıp sever gibi hissedeceksiniz. Ben bu kitabı bir tanışma faslı olarak kabul ediyorum. Sonraki kitaplarda samimiyeti ilerletmek umuduyla..

Belki Bir Gün Uçarız

Aylin Balboa

İletişim Yayınları