“Merhaba, odam boş mu? Merhaba oda boş mu? Odam boş mu? Oda boş mu? Yeriniz var mı? Merhaba, yeriniz var mı? İyi akşamlar, yeriniz var mı? İyi akşamlar, odam boş mu? İyi akşamlar, oda boş mu? İyi akşamlar, döndüm ben, odam boş mu? Merhaba…”

Gelmeyecek bir kadın, gelince kuracağı ilk cümleyle beklenir. Zebercet bekler. Taşra yalnızlığında boğulmuş olan Zebercet bekler. Ancak bilinmeyenin özlemiyle yaşamına anlam katabilen Zebercet bekler. Hepimiz bekleriz.

Taşra yalnızlığı her birimizin içine işlemiştir; bozkır bir yalnızlıktır o. Verimsiz, kurak, tüketici… Sıradanlığın, kalabalıkların içinde tek kalmaların, hüzün bile denemeyecek bulantıların yalnızlığıdır o.

Yusuf Atılgan’ın her metninde karşımıza çıkar. Bu yalnızlık ve bilinmeyene özlemdir Yusuf Atılgan’ın imzası. Ama en çok da Anayurt Oteli’nde (YKY, 28. Baskı, İstanbul, Mayıs 2014) temas ederiz bu yoğun ve ölümcül yalnızlıkla; bu bitmez ve bilinmez bekleyişle. Anayurt Oteli’nde doğan, babasının ardından on yıl boyunca oteli işleten Zebercet okura dehşet verecek denli yalnız ve sıradandır. Ta ki o kadın gelene dek. Ankara treniyle gelip otelde bir gece kalan kadın her şeyi değiştirir: O, Zebercet’in yaşamaya başlaması için verilmiş işarettir. Hani, şu hepimizin beklediği işaret. Bir işaret gelecek, bir şey olacak, sihirli değnek elimize geçecek ve “gerçek yaşamımız” başlayacak sanırız ya… Çoğumuz ölene dek tam da o işareti bekleriz ya…

Kadın gelir, bir gece kalır otelde ve Zebercet’in taşra yalnızlığına, bozkır kâbusuna bürünmüş yaşamı, gerçek yaşama ilişkin bir olanak kazanır: Beklemek. Geri gelecektir kadın. Zira yaşam kaçkınlarının, yalnızlıktan içi taşlaşmışların tek yaşam olanağı beklemektir. Önce olmayanı, sonra bilinmeyeni.

Ancak beklemek yüreği kirletir; bekleneni de bekleyeni de zehirler bir süre sonra. Yaşama karşı bir öfke doğurur beklemek; vadedilmiş topraklar karşısında eli ayağı bağlanmış olandır bekleyen. Kaçınılmazdır bu, öfkelenir.

Zebercet öfkelenir usul usul. İşaret gelmiştir, hazırlanmıştır, yaşama uzanmıştır… Ama bekleyiş bitmemektedir. Ve bir süre sonra, yaşama uzanınca, horoz dövüşlerini izleyince anlar bu bekleyişin hiç mi hiç bitmediğini, bitmeyeceğini. Beklemenin talihsizliği budur; ne denli umutlu başlamışsa da –ki her başlangıç gibi, bekleyişin başlangıcı da şenliklidir– benliğe ve diğerlerine yönelik bir nefretle sonuçlanır.  Ve yeterince yalnızsanız, nefret, elbette cinayetle sonuçlanır… Ya da intiharla… Yahut her ikisiyle…

Zira taşra yalnızlığı, hepimizin içinde saklanan o bozkır canavarı, ölümden başka bir çıkışa kavuşamaz…

Anayurt Oteli

Yusuf Atılgan

Yapı Kredi Yayınları