Kimisi ışığın bol olduğu aydınlık ortamlardan rahatsız olur. Kiminin gece karanlığı bastırdı mı içine sıkıntılar dolmaya başlar. Kimisi fazla temizliğin bir ruh hastalığı olduğunu düşünürken kimisi de pis olmanın insan olmakla bir ilgisi olmadığını savunur. Kimisi çalışmaya karşıdır. Kimisi ise başıboş gezenlere. Savaşa karşı olanlar vardır; bir de barışın zayıflık olduğunu düşünenler. Kimisi güçlü olana karşıdır. Kimisi güçsüzlüğe. Kimisi sınırlardan nefret eder. Kimisi ufuk çizgisine korkular yükler. Kimisi kadınlığa karşıdır; kimisi erkliğe. Çoğunluğa karşıdır kimisi; kimisi de azınlığa karşıdır. Kimi cinselliğe; Kimi ?cinsiyetsiz?liğe; kimi tekliğe; kimi çokluğa; kimileri kelimeye, fiile, sese; kimileri de izleyene, düşene, kaçana, saldırana…

Mavi ve sarı gözleri, hantal vücudu, başından hiç çıkarmadığı yeşil avcı beresi ve elindeki patlamış mısırıyla oturduğu karanlık sinema salonunun ortasında, her şeye karşı olduğu gibi, yine nefret ettiği bu tür filmlerden birini daha izlerken Ignatius, neden orada olduğunu bir kez olsun sorgulamaz. Nedir derdi? Bir film yıldızı olmak mı? Yoksa dini bir lider mi? Ya da siyasi bir önder, tarihe geçecek bir filozof, toplumu yeniden oluşturacak bir mesih mi?

New Orleans’ın fakir mahallelerinden iç içe geçmiş evlerinin birinde, odasından neredeyse hiç çıkmadan yaşayan Ignatius, uyumakla ve bir şeyler yazmakla meşgul olan hayatının arada bir oda kapısının annesi tarafından vurulması haricinde herhangi küçük bir sorunu bulunmamaktadır. Çünkü o, çok daha büyük sorunların kıskacı altındadır. Mesela dünyanın kurtarılması gibi…

Herkes küçük ve sıradan yaşamına algıladığı/algılayabildiği ölçüde bir değer biçer. Nasıl algılıyorsa da o ölçüde yaşamı, toplumu ve dünyayı değerlendirir/yorumlar, bir biçime ve bir şekle sokar. Hangimiz dünyayı değiştirmek istemedik ki? Ya da bir şeylerin artık son bulmasını, tarihe gömülmesini, yok edilmesini… Peki Ignatius’un derdi neydi? Ignatius kitap boyunca annesi dahil herkes tarafından aşağılanabilirken, pis kokarken, biçimsiz ve hantal vücudu yüzünden bir iş bulamazken -bulduklarından da iki hafta geçmeden kovulurken- kız arkadaşının uzak şehirden gönderdiği mektupları kızgınlıkla okurken ve haddini bildirircesine bir hınçla bunları cevaplarken, zencilerin ve işçilerin aşağılanmasına ve sömürülmesine karşı çıkarken, orta sınıftan nefret ederken, monarşi, din bilim, geometri egemenliği isterken, ancak eşcinsellerden kurulmuş dünya ordularının mavi gezegenimizde kalıcı barışı sağlayacağını düşünürken, Batman’e hayranken, annesiyle tartışmasının en hararetli yerinde ayı yogi izlemeye giderken, ve fakat kendisine ait olana dokunulduğunda da her şeyi tersine döndürebilirken, Ignatius, nerede duruyordu? Yaşadığı bu bunalım, her şey olağanmış gibi davranmamaktan kaynaklanabilir miydi? Ya da toplumun kırılan halkasını mı temsil etmekteydi?

Annesi arabayla geri geri giderken yanlışlıkla bir evin ön cephesini dağıtınca, yüklü miktarda bir tazminata mahkûm olurlar Ignatius ile ikisi. Sonrasında bir işe girmek zorunda kalan Ignatius da çalışmaya başladığı fabrikadaki ofisinde işine gösterdiği yüksek özenin ardından bir gün büyük bir sorun yaratınca oradan da kovulur. İlk kez dolaşmaya çıktığı fabrikanın üretim bölümündeki işçilerin (hepsi de zencidir) içler acısı durumlarından çok etkilenmiş ve onları ayaklandırmıştır. Yine de işin biraz psikolojik alt yapısında politik bir eylemci olan kız arkadaşı Myrna’nın hayata karşı gösterdiği idealist duruşu ve enerjisi yatmaktadır. Çünkü eylemler ve konferanslar düzenleyip oradan oraya koşuşturan (özgürlükçü ve feminist) Myrna, fiili bir seçenek sunmaktadır mektuplarında. Onu bulunduğu odadan çıkarıp hayata karışmasını ve eyleme geçmesini istemektedir. Fakat Ignatius toplumdan neredeyse tamamen kopuk bir biçimde hayatını sürdürmektedir. Bu çelişiklik Ignatius’un kafasında bir başka sorunu daha büyütmektedir: Bir şeyler yapmalıdır. Çünkü ne kadar da bunu kendisine dahi söylemekten çekiniyor olsa da içten içe bu sözler kafasında büyümekte ve sanki ona haklılığını kanıtlamaktadır. Hayat, biz hareket ettikçe bir şeyleri değiştirmeye olanak tanırdı.

Bir gün Ignatius tam kaçmak üzereyken evin kapısı çalınır. Gelen Myrna’dır. Yani boğazlamak istediği kız arkadaşı. Aynı zamanda da birazdan üzerinde ?yoksullara yardım hastanesi? yazan bir araba gelip Ignatius’u deliler hastanesine götürecektir. Bunu planlayan annesi sevdiği oğlunun artık aklını kaçırdığını düşünüp evden çıkmıştır çünkü. Ignatius ve kurtarıcısı kız arkadaşı aceleyle evi terk edip arabaya atlarlar. Bu kaçış sadece birazdan gelecek olan hastane arabasından mıdır? Yoksa kurtarılmayı bekleyen toplumdan mıdır? Kıymeti bilinmeyen yazar John Kennedy Toole’e bakarsak herhalde bunun cevabı da açıktır?

Alıklar Birliği

John Kennedy Toole

Çeviren: Püren Özgören

Turkuvaz Kitap