Sokaklarda dolaşırken birisiyle aynı gün içinde üç kez karşılaşmanız tesadüf müdür? Hele de bu kişi ile her seferinde göz göze gelmişseniz?

Paris?in sakin sokaklarında gece yarısı evine gitmek için yürüyen Alex, ne olduğunu anlayamadan saldırıya uğrar ve bir minibüse bindirilerek kaçırılır. Olaydan polisin haberdar olmasının ardından davayı Başkomiser Verhoven mecburen üstlenir. Karısı yıllar önce kaçırılıp daha sonra da cesedinin bulunmasının ardından uzun süre psikolojik destek alan ve işten uzaklaşan Başkomiser, müdürlükteki asıl dedektifin izne çıkması sebebiyle istemeyerek de araştırmalara başlar. Ev adresine, yakınlarına, arkadaşlarına ulaşılamayan kız adeta bir hayalet gibidir, sanki hiç var olmamış gibi. Bilgi yetersizliği ve kamera kayıtlarından bir yere varılamaması nedeniyle soruşturma çok ağır ilerlerken, Alex?i kaçıran kaçık boş ve terk edilmiş bir ambarda kızı minik bir kafese hapseder, kafesi bir halat yardımıyla asar ve kafese lağım farelerini salar. Küçücük bir kafes içinde kaslarının yavaş yavaş erimesinin yanı sıra farelerle de başa çıkmaya çalışan Alex, her gün ölmeyi dilemektedir. Günler süren araştırma sonrası Alex?i kaçıran kişinin kimliğini tespit eden polis ekipleri, adamın ifadesini alamadan yaşadıkları kovalamacada trafik kazasında ölümüne sebep olur. Böylece suçlu ortadan kalmıştır ama ellerinde kızın nerede tutulduğuyla ilgili tek bir bilgi bile yoktur.

Alex, kurbana karşı üzüntü, acıma, nefret etme, tiksinme, tekrar acıma ve hayran kalma duygularını sırasıyla hissetmenize sebep olan nadide bir kitap. Kurbanın aslında masum olmadığını, hiçbir suçlunun da sebepsiz yere bir caniye dönüşmeyeceğini bir arada verebilen bir kurgu. Bence kesinlikle beyaz perdeye aktarılması gerekiyor bu hikâyenin. Paris?in sokaklarında kimliksiz bir kızın hayatını izlemek de okumak kadar zevkli olur eminim.

Alex

Pierre Lemaitre

Çeviren: Ersel Topraktepe

Can Yayınları