Yalnız yaşayan bir kadının kaçırılması ile başlıyor hikâye… Tesadüfen görgü tanığı olan bir mahallelinin ifadesiyle bir kadının kaçırılmasından haberdar olan polisin olayın üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen hiç kimsenin kayıp ilanı vermiyor olmasının şaşkınlığıyla, eldeki tek ipucu sayesinde kaçıran şahsın izini sürmesi ile olaylar heyecanlı bir hal alıyor.

Akıllarda uzun süre ?Neden Alex?? sorusu oluyor, Alex de dâhil… Ta ki kişisel problemleriyle ve yalnızlığıyla boğuşan polis memurunun kaçıran kişiye ulaşmasına kadar… Herkesten uzak, gizli bir köşede, insanlık dışı şartlarda, küçücük bir kafesin içinde sıçanlarla birlikte tutsak olan Alex’in, meğer ne büyük suçlar işleyip, ne çok insan öldürdüğü anlaşılana kadar…

Ve bu suçlu Alex, polis kendisine ulaşamadan akılcı hareketleri ve soğukkanlı planlarıyla bir kaç cinayet daha işliyor. Tüm bu cinayetlerin tek ortak noktası olan insanların öldürülüş şekli sayesinde Alex’in izini süren polis memuru Verhoeven’ın, Alex’in çocukluğundan itibaren görmüş olduğu tecavüzler, cinsel tacizler, yaralanma ve aşağılanmaların sonucunda mahvolan bedeni ve karakterini analiz etmesi, kendi ailevi problemleri ile korkularının üzerine gitmesiyle aynı günlerde gerçekleşiyor.

Paris’in, Fransızların günlük yaşantılarını da okumuş olduğum bu kitapta bir an Alex’i acınacak halde görürken, bir an nasıl da korkunç biri olduğunu düşünüp bir an sonra ise nasıl da yok oluşun içindeki mücadelesiyle hayattan intikam almaya çabaladığını görerek için için üzüldüm…

Çok yüksek dozda olmasa da, gerilimseverlere tavsiye edebileceğim kadar ilginç bir hikâye?

Alex

Pierre Lemaitre

Çeviren: Ersel Topraktepe

Can Yayınları