Köpük kusan dalgaların çıkardığı acı iniltiden yorgun düşmüş bir gün.

Dr. Parnassus’un aynasının ardında gizlenen bir çift göz, Prometheus’un haykırışları, Narkissus’un kibri, Sisiphos’un deliliğiyle…

İşte böyle bir gün, Zorba çıkageldi; yalınayak, hoyratça.

Kaba saba yürüyüşüyle; kıllı, domuzu andıran kulaklarıyla, bilye kadar yuvarlak gözleriyle Zorba, çıkageldi. Söyleniyordu yine kızılca kıyamet, söylenmeler bitiyor haykırıyordu, derken şarap bardağını ters çevirdi, erkekçe.

Bir sigara yaktı, dumana susamış ciğerlerine derin bir nefes aldı. Mırıldanmaya başladı, kalın dudakları kapandı, aralandı, nafile. Dökülmüyordu aydınlamış zihnindeki kelimeler, sanki seyrek dişleri demir parmaklık olmuştu. Ayağa kalktı, madem dökülmüyordu kelimeler, kusamıyordu zihnindekileri, derdini anlatmanın başka bir yolu olmalıydı, derken irkilmiş bir dağ keçisi gibi sıçradı havaya, yükseldi, İsa’nın yeniden dirilişi gibi, yükseldi, süzülüyordu bulutların arasında.

Tilki derisinden, yamalı ceketini çıkardı, yetmedi, ateş basmıştı kulaklarını, ellerini, kasıklarını, bütün vücudunu. Gömleğini çıkarmaya yeltendi. Çözülmeyen düğmelere hiddetlendi: “Patlayın emi!” Dayanamıyordu artık, anlatmak, anlaşılmak istiyordu. Madem dökülmüyordu kelimeler, raks ederdi öyleyse. İhtiyar kırış kırış boynu minare gibi dikleşti, göğsü delikanlıca kabardı. Bacaklarına karşı konmaz bir güç geldi. Kürek tutmaktan kalınlaşmış kollarını iki yana açtı, heybetli. Önce sağ ayağını kaldırdı, huysuz bir kısrak gibi, sonra berikini, derken elleri, gövdesi, parmakları kainat gibi uyum içinde. Raks ilerledi, ilerledikçe daha da kuvvetlendi Zorba, dökmeye başladı içini:

Zorba, Nikos Kazancakis’in hayatına şansalade girmiş bir köylü, bir asi.

Geceleyin, gündüz…

Kazancakis, ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmiş bir kâğıt faresi. Onun yaşamı, gençken okunup anlaşılması gereken, yaşanması mütemadiyen ertelenmiş bir gelgeç. Oysa Zorba uzun sürmüş gençliğine ne gezmeler, çalmalar, kadınlar sığdırmış bir denizci, Sinbad.

Zorba, Kazancakis’in bilinçaltı, hep yeltendiği ama cesaret edemediği. Bazen Zorba fısıldar kulağına: “Özgürsün patron, hadi durma!” Bazen Buda belirir gökyüzünde; ateş, hava, su, toprak. Yine kapanır içine.

Zorba, Kazancakis’in içinde filizlenen bir trajedi. Öyle bir trajedi ki Nikos kendinden -yaşamaktan- korkar, kitaplara dalar bu zamanlarda. Kitapların dünyasında o kadar kalır ki Zorba fısıldar kulağına: “Herkesin bir cenneti var patron. Senin cennetin de bu, kitaplar cehennemi!” O vakit susar Kazancakis, susar yaşamaya. Koşmaya başlar deniz kenarında. Bir deniz kabuğu arar. Santura susamış kulakları. Dayadığında kulaklarına duyacak sesini. Yorulur koşmaktan -hayattan- diz çöker olduğu yerde. Derken Zorba belirir asasıyla. Böler denizi ikiye. Uzunlamasına bir yol açar denizin ortasında. Hırıldar yaşlı ciğerleri. Asasını kaldırır, belli etmemeli yaşlandığını.  Karaya boyalı saçları dalgalanır esildeyen rüzgârda. Tekrar bakar açtığı yola. Sanki ilk defa görüyor denizi, yolu, kumu, her şeyi. Gözleri parlar, hızlı hızlı dönmeye başlar etrafında. “Özgürsün Patron, hadi durma!” Yürümeye başlar omzunda santuru, elinde asasıyla. Arkasını döner, davetkâr: “Patron hadi, korkak olma. Denizci Sinbad’ın daha görmediği çok diyar, koklamadığı çok kadın var. Keşfedeceğimiz çok yer var Patron!” Yürümeye devam eder. Kazancakis olduğu yerde kalır. Haykırmak ister: “Zorba, Zorbam. Yerondam!” Boğazı düğümlenir. Çıkmaz kelimeler, artık elleri de dizlerinin yanında. Zorba yürümeye devam eder.  Koşmaya dönüşür yürümeler. Yitesiye. Bir karga belirir gökyüzünde. Dolanır, dolanırken bağırır acı acı. Sular altüst olur. Kavuşur denizin iki yakası. Zorba’nın sesi yankılanır, susturur köpük kusan dalgalar. Şiddetli bir uyku bastırır Kazancakis’i. Uyumamalıdır, açar gözlerini. Dalgalar gıdıklar ayak parmaklarını. Bir deniz kabuğu ilişir gözüne. Götürür santura susamış kulaklarına. Zorbanın sesi: “Patron, çok güzel bir yeşil taş buldum. Hemen çık gel.”

Zorba

Nikos Kazancakis

Çeviren: Ahmet Angın

Can Yayınları