Aidiyet ne demektir? Ya da daha güzel bir soru şu mudur? Aidiyet birine göre, bir yere göre ve tabii ki kişiden kişiye değişen bir kavram mıdır? Bu sorulara herkesin farklı cevapları olabilir, çünkü aidiyet güzellik gibidir, görecelidir ve geçiciliği de söz konusu olabilir. Gerçek aitlik ise bitmeyen bir aşk gibidir, filmlerde veya bizim bayılarak okuduğumuz gibi kitaplarda beden bulur. Gerçek hayatta da yok mudur? Olamaz mıdır, hem de nasıl olurdur?

Aslında aidiyet ile ilişkilendireceğim bu yazımı, Jean Beaudrillard?ın keskin sosyolojik eserleriyle işlemeyi planlamıştım, bayram tatilinin ilk iki gününde bir solukta bitireceğim bir kitaptan henüz haberim yoktu. Yakın bir zamanda hiç bu kadar hızlıca kitap bitirdiğime şahit olmamıştım, anlık da olsa o kitaba ait oldum ve çok da mutlu oldum. Kitaptaki herkesin ise temelde aynı şeylere, özelde dünyaca büyük farklılıklara ait olabileceğine şahit oldum.  Aidiyet de kadın olmak gibiymiş, dedim bir kez daha, yaşadığın yere göre değişkenlik gösterebilecek türden üstelik. Dünyanın herhangi bir yerinde kadın olmaktan yola çıkıyordum ben, kendi kendime birçok gün, ta ki Afganistan?da kadın olmakla bir kez daha tanıştırılana kadar. Evet artık açıklıyorum okuduğum kitabı ve övgülerimi de sunuyorum saygıyla. Tahminlerinizin içinde Bin Muhteşem Güneş olduğuna ve bu güzel eseri okuyan birçok kadının o güneşi gördüğüne de neredeyse eminim.

Bin Muhteşem Güneş?in yazarı Khaled Hosseini, yarattığı iki kadın karakteri öyle sağlam temeller üzerinden işlemiş ki kabullenişleri, işbirlikleri, başkaldırışları, yaşadıkları tüm duygular satır satır okuyucunun içine işliyor. Sonlara doğru ağlamaklı bile olduğumu itiraf etmeliyim. Bir kişiye, bir şehre, bir hayata, hatta bazen bir çocuğa ait olmanın tüm parçaları tek bir romanın sayfalarında. Üstelik bu kadar akıcı olarak kaleme alınmış olması da kitabın etkileyiciliğini kaymaklı kadayıf kıvamına getiriyor.

Kitabın son sayfası bittiğinde bir yapımcı olarak aklımdan tek bir şey geçti. Bundan şahane bir film olur, hatta uyarlasak şahane bir dizi bile olabilir. Ne de olsa tüm kadınların ortak bir dili vardır, nereden geldiği, kim olduğu, statüsü hiçbir şeyi değiştirmez. Hepimiz potansiyel eş, iş kadını, ev kadını, anne ve daha birçok ortak sıfat altında buluşabiliriz. Birçoğumuz da ait olma içgüdümüzü avazımız çıktığı kadar bağırmaya müsaitiz. Eşimize, arkadaşlarımıza, evimize, işimize, şehrimize, memleketimize, hatta bazen basit ama özdeşleştiğimiz bir ruja, parfüme kendimizi ait hissetmeye bayılmıyor muyuz? Şahsen ben bayılıyorum.  Aidiyetlerin değişiceğine de inanıyorum, tıpkı Bin Muhteşem Güneş?te olduğu gibi. İnsanlar değişir ama özünde hep aynı kişidir, değişen ait olduklarıdır, sahip oldukları değil…

Eğer bu yazıyı Jean Beaudrillard üzerinden yazsaydım, onun bahsettiği aidiyetiyle sıkı bir şekilde kavga etmem gerekecekti. Ve geçen yazımda Chuck Palahniuk?la içten içe kavga etmişken bu sefer daha yumuşak bir geçiş istedi gönül. (Bu da bir itiraftır.) Çünkü onun sosyolojisinde aidiyet aslında bir acizlik göstergesidir.  Bin Muhteşem Güneş?te de buna ucundan kıyısından katılmadım değil, ama insansak bundan kaçış yok, hiçbirimiz mantardan bitmediğimiz gibi özellikle mantar gibi yaşamayı tercih etmeyiz. Ediyorum diyenler acemi yalancılar mıdır, cevabı siz verin lütfen?

Ait olmak güven duygusunu beraberinde getirir, bazen parmağınızdaki yüzük size güç verebilir, bazen o gücü tamamen söküp atabilir. Ben güç versin taraftarıyım, birçokları gibi. Hayatta hiçbir şeyden korkarak yaşanmaz ya da denemeden bilinmez, değil mi? Bin Muhteşem Güneş?in kadınları da tam olarak bunu yapıyor. Yaşayarak öğreniyor, öğrendikçe büyüyor. Hepimizin, tek tek birey olarak hepimizin bu hayatta bir görevi var. Bir hayata geliş nedenimiz var. Bunu da söylüyor Khaled Hosseini bize, ince ince.

Şiddetle tavsiye edilir okuryatarlar, hâlâ okumadıysanız unutmayın okuyun, büyük bir ihtimalle yatma kısmını es geçmek isteyeceksiniz, uykusuz birkaç geceye değecek.

Geç olsun ama güç olmasın.

Bin Muhteşem Güneş

Khaled Hosseini

Çeviren: Püren Özgeren

Everest Yayınları